
“Bu krallıkta af yoktur!” diye kükredi imparator. Gür sesi arenanın dört bir yanında yankılandı. Gece boyu süren yargılamaların neticesinde, gün ağarıyordu.
Yorgun gökyüzünü kül rengi bulut yığınları kaplamıştı. Istırabın izleri yalnızca gözlerinden okunuyordu insanların, daha fazlasına müsaade yoktu. Isıran soğukta korkuluklar gibi kıpırtısızlardı. İnce entarilerinin altından derilerine işleyen ayaz tüylerini ürpertiyordu.
Çocuklarını bellerine yaslayan kadınların tek düşündükleri eve gitseler bile ateşe sunacak odunları kalmadığıydı. Açlık, zemheride bir kırbaç gibi vuruyordu insanın sırtına.
Erkekleri bile aciz bırakıyordu kış. Ayaklarını bastıkları yollar çiğ meyveler gibi donuk ve sertti. Toprağa ekilenler de boy veremeden büzüşüp kalıyordu. Zehir gibiydi yedikleri otların tadı.
Bir kez daha gürledi kral tahtında. Kaç kişinin infaz edildiğini saymıyordu halk. Derin bir suskunluğun içinde yalnızca kalpleri atıyordu.
Güneş bir tanrıça misali ulu dağların ardından peçesini sıyırdığı sıralarda son kişi de idam sehpasına çıktı. Ölüm sessizliği hakimdi uçsuz bucaksız ovaya.
Hükümlü kendinden öncekilerin kanlı akıbetine kısa bir göz gezdirdi. Direnmeyecek, inkâr etmeyecekti. Mukadderatını, gökte onun için yüzünü gösteren tanrıçanın bir hediyesi olarak kabul edecekti.


Yorum bırakın