Denizden Gelen Kabile [Korku Öyküsü ]

Küçük bir kumsalda geceleyecektik bugün. İzmir’in gizli saklı bir koyunun ufak bir köşesindeydi; yaz sıcaklarından kaçmanın bir yolunu ararken keşfetmiştik burayı. Ben ve kız arkadaşım Hilal, kumsal boyunca sıralanan diğer aileler gibi öğleden sonra ve ikindin yedik içtik, ara ara kendimizi derin mavilere bıraktık ve bolca eğlendik. Teknelere doğru yarıştık, simitleri ve kolluklarıyla çığlık çığlığa oyunlar oynayan çocukların yanından hızlı adımlarla seğirterek kısa ve dar plajı adımladık.

Hilal her sene mutlaka denize gitmekte ısrar eder, kendisi de sudan ayrı kalırsa kuruyup dökülecekmiş gibi yıl boyu düzenli olarak havuza giderdi. Artık nerdeyse üç yıldır birlikteydik ve yakında işler ciddiye binecekti.

Güneş ufukta gözden kaybolan kızıl bir top haline geldiği sıralarda, küçük sahilde son keşif turumuzu atıyorduk. Denizin tuzlu kokusu ve nemi her yanımızı sarmıştı. Yanından geçtiğimiz bir aile sofrası muhabbetine kulak misafiri olduk mecburen. Kareli örtünün en başında yayılmış oturan ihtiyar, yaşına rağmen dinç görünüyordu. “Fazla geç kalmayalım, buralar gece vakti tekinsizdir…” minvalinden uyarıları, oflayıp puflamalar ve aksi bakışlarla karşılandı.

“Yine mi o hurafeler baba?” diye sızlandı orta yaşlı, örüklü kadın. Kucağında oturan ufak çocuğun ıslak saçlarını tarıyordu.

“İnanmayın siz zaten bana!” diye terslendi ihtiyar. Boncuk boncuk parlayan kara gözlerini denizin bulutlarla son bulduğu ufka dikerken, “Burası niye kalabalık olmaz bilmezsiniz sanki!” diye söyleniyordu.

“Çünkü çok sapa bir yerde baba.” diye açıkladı bu defa, ya damadı ya da oğlu olan adam. Elindeki çayla yana kaykılmış, diğer aile üyeleriyle göz göze gelirken birbirlerine kaş göz işaretleri yapmayı ihmal etmemişlerdi.

“Peh!” diye dudak büktü ihtiyar. “Burası onlarındır! Gece yarısından sonra durulmaz. Bütün kasabalı bilir!”

Tam uzak bir köşede oturup bu eğlenceli muhabbetin devamını dinlemeye niyetliydim ki Hilal beni kendine çekti. Sendeledim. Kekiğe benzer çalılara takılan terliğim nerdeyse ayağımdan çıkacaktı. Yüzünde hayli keyfi kaçmış bir ifade vardı, sanki gidip o ihtiyarı boğası varmış gibi. Pek onun gibi naif birine has bir tepki değildi, şaşırmıştım ama belli etmedim. Kendimi toparlamaya çalışırken, “İlginçmiş baksana… Sen duydun mu bu hikayeleri?” diye sordum.

Hilal omuz silkti. Buralı olmasına rağmen pek umursamıyor gibiydi. “Yabancılar gelmesin diye anlatılan şeyler işte.” diye kestirip attı.

“Ne türden peki?” diye sordum ve tembelce gülerek ekledim. “Cin peri hikayeleri mi?”

“Gerçekten mi?” der gibi baktı bana. Soru sormamdan fazla rahatsız olmuş gibiydi.

İkimiz de sosyal bilimlerin farklı alanlarında çalışan yarı-akademisyenler olduğumuzdan yerel halk hikayelerine her daim meraklıydık, biraz da bu yüzden onun bu heyecansızlığı hayal kırıklığına da uğratmıştı beni. Ama pes etmeye niyetim yoktu. “Lütfen.” diye ısrar ettim. “Merak ettim, baksana amca nasıl da inanmış!”

Çıkıntılı taşların arasında yolumuzu bulmaya çalışırken nefesini verdi. “Yani saçma sapan şeyler işte… Bir kabile varmış denizde yaşayan, kurbanlar alırmış falan. Çocukluğumdan beri anlatılır.” Uzun saçlarını kulağının arkasına kıstırdı. “Her sene denizden çıkarlarmış bunun için… Arada bir burada yaşanan kayıp vakalarını buna yoruyorlar işte.”

“Kayıp vakaları mı?”

Kafasını salladı. Güneş artık neredeyse batmıştı. “Her yerde olduğu oranda burada da birileri kayboluyor sonuçta… Tek fark bizim kasabının hayal gücü fazla gelişmiş.” Hava durumunu iletir gibi kayıtsızdı bunları söylerken. “Köylü, kasabalı hemen cin periye yormaya yatkın, biliyorsun.”

“Ne zamandır böyle bu?”

Durup manzaraya bakarken ellerini beline atmıştı. Az öncekinden kısık bir sesle, “Bilmem.” diye karşılık verdi. “Çok uzun yıllardır… Hiç sormadım açıkçası.”

Artık ışık yakmak gerekecek kadar karanlık olduğundan usul usul kendi çadırımıza doğru yol aldık.

Cılız, sarı lambalarımızı yaktık. Hayallerimizden, planlarımızdan, ilişkimizden bahsedip gülüp eğlensek de zihnimin bir köşesi ihtiyarın anlattığı o tuhaf hikâye ve Hilal’in tepkilerindeydi. Belki bunun üzerine kültürel bir araştırma yapılabilirdi, zira pek benzerine rast gelmemiştim.

Gece çökmeden o aile çoktan toplanıp gitmiş, bizim dışımızda yay biçimli sahilin en ucundaki iki küçük çadırdan başka kimse kalmamıştı. Başımı göğe kaldırdım, ışıklar yokken gökyüzü yaldızlı bir örtü gibi parlıyordu. Dolunay yükselmiş, uzaklarda yarasalar uçuşuyordu.

Gece iyice ilerlediğinde nihayet uyumaya karar verdik. Işıkları söndürdük, birbirimize sarılıp ince örtüyü üzerimize çektik. Sırtımın altı çok rahat olmasa da en azından başımızda vızıldayan sivri sinekler yoktu.

Kafamda dönen çeşit çeşit senaryolarla dalıp gitmiştim. Ayak seslerine benzer tıkırtılarla aralandı gözlerim. Kumral saçları yüzüne düşen Hilal yanımda kıpırtısız uyuyor, düzenli nefesleriyle inip kalkıyordu göğsü. Rahatsızca kıpırdanıp saatime baktım, üçü geçiyordu. Muhtemelen birileri tuvalete kalkmıştır diye düşünüp gözlerimi yumdum.

Fakat çok geçmeden su şıpırtıları işittim bu defa. Bu saatte denize giren mi vardı?

Bir ürperti tüylerimi uyandırırken sakin kalmak adına telkin ettim kendi kendimi. Tam tekrar uykuya dalacağım sırada bu defa anlam veremediğim sürtünme sesleri işittim. Kumda kesinlikle bir hareketlilik vardı.

Etrafta birilerinin olduğundan emin şekilde yattığım yerden doğrulurken, bu kez hiç duymadığım bir dilde, yılan tıslamasına benzer konuşmalar ulaştı kulağıma. Birden dizginleyemediğim bir telaş elektrik çarpmış gibi tüm uyku mahmurluğumu söküp attı. Hırsızlar mıydı? Bize zarar verirler miydi? Yoksa kaçak birileri mi gelmişti? O kadar gerilmiştim ki akşam ihtiyarın anlattığı hikâye yeniden çeldi aklımı.

En sessiz hareketlerle çadırın giriş kısmının fermuarını azıcık araladım. Pençeleşmiş tırnaklarıyla, kocaman ayaklı biri çadırın önünden geçip gitti ansızın. Kalbime buzdan bir el dokunmuştu sanki. Çığlık atmamak için elimi ağzıma kapattım. Kesici bir alet arandım ama her şeyi dışarda bıraktığımız bir yumruk gibi çarptı beynime.

Neler oluyordu?

Taşlaşmış bir halde izlemeye devam ettim. Başka bir tanesi suyun içinden bir heyula gibi yükseliyordu. Kafasının üstünden kararmış yeşil yosunlar sarkıyordu. İnsana benziyordu ama değildi de. Yüzü kapkara, dolunayın ışığıyla iki misket tanesi gibi parlayan gözleri dışında renk yoktu.

İçimden bir küfür savurdum. Birileri şaka mı yapıyordu? Rüyada mıydım? Şimdi Hilal uyanıp konfetiler patlatacak, bizim tayfa bir yerlerden fırlayacaktı değil mi?

Ancak hiçbiri olmadı.

Fazla suda kalmaktan buruşmuş gibi duran pullu derisiyle, suları yara yara ilerledi yaratık. Çadırın önünden geçenin ayak parmaklarının araları perdeliydi.

O an kendime geldim. Hilal’in ağzını elimle kapatıp pür telaş sarstım. Gözlerini açtığında elimle sessizlik işareti yaptım.

Neler olduğunu anlayamayarak doğruldu. Sadece dudaklarımı oynatarak, “Dışarıda birileri var!” dedim. “Kaçmamız gerek!”

İnce kaşları havalandı. “Gelmişler mi?” dedi sesli bir şekilde. “Ne erken!”

Dehşetle onu susturmaya çalışırken söyledikleri dank etti. Kim gelmişti? Ne demek istiyordu?

O esnada üstümüzdeki çadır yarılıp parçalandı. Ötede benimkine karışan başka çığlıklar yardı geceyi. Uzun tırnaklar ne var ne yoksa yırtıp attı. Can havliyle koşmaya çalıştım ama buz gibi bir el kolumu kavradı. Kösele gibi sertleşmiş kara derisinin üzerinden sular damlıyordu.

Kurtulmaya çalıştım ama boyu nerden baksan iki buçuk metre vardı. Ne yumruk ne de tekme etki ediyordu. Hilal ise benim haykırışlarım ve boğuşmalarım karşısında kıpırtısız, çadırın enkazının kıyısında hayalet gibi dikiliyordu. “Üzgünüm…” dedi ona ait olamayacak kalınlıkta bir sesle. “Denizin bu yılki kurbanı benim görevimdi.”

Bağırdım çağırdım, küfürler savurdum ama hiçbir etki etmedi.

Doğruydu. O ihtiyarın dedikleri, Hilal’in akşamki rahatsızlığı… Nasıl düşmüştüm bu deliliğin içine?!

Kıyıya doğru çekilirken öleceğimi anlamıştım. Ayaklarım soğuk suya temas etti. Kalbim çıldırmış gibi gümbürdüyor, bağırmaktan boğazım yanıyordu.

Su dizlerime vardı, ayaklarım suyun içindeki taşlara gelişigüzel çarpıyordu. Her yanım çizik ve yara içinde sürükleniyordum. Karanlıkta simsiyah gözüken su, akan kanımı da yutuyordu. Kıyıdaki diğer yaratıklar ve Hilal, ağır adımlarla bize doğru geliyordu. Ötedeki diğer kampçıların kaldığı yerde ise artık ne ses vardı ne de kıpırtı. O taraftan yalnızca ince uzun karaltılar yaklaşıyordu.

Buz gibi deniz çırpınışlarımla köpük köpüktü. Boğazıma kadar batarken su yuttum her haykırışımda. Bir zaman sonra karaltıların hangisinin Hilal olduğunu çıkaramadım, hepsi birbirinin aynıydı.

Ciğerlerim suyla dolarken nefes almaya çabalıyordum boşuna. Ağlamak istedim ama yapamadım. Baktığım her yerde Hilal’in gülen gözleri vardı. Güneşin altında parlayan gülüşü. Elimi tuttuğundaki sıcaklığı…  Karanlık yaratıklarla denizin soğuk derinliklerine doğru batarken hatırladığım son şey, hayallerimi ve yüreğimi söküp alan sevginin yerine saplanan keskin acıydı.

*

*Görsel AI ile oluşturulmuştur.

Yorum bırakın