Mekanik Cinler

Dünyanın sonsuz denklemli bir bilinmeyene yaklaştığını hissediyordum. Elinizi uzattığınızda bir su dalgası gibi açılıp sizi yutacak, kendiyle beraber boyutlar arası bir boşluğa yollayacak bir bilinmeyen.

Takip edilemez bir ivme kazanan teknoloji geçen yüzyılda dünyayı tepe taklak etmişti. Birbirine eklemlenen uzuvlar, bilinç üzerine yapılan hararetli tartışmalar ve deneyler, metal ve kanın birbirine bağlanması… İnsan olmak isteyen ya da bu yolda çabalayan robotlar kadar, robot olmak isteyen insanların çağındaydık.

Asırlar önce buharlı makinelerle bu serüveni başlatanların, bu çılgınlığı hayal edebildiklerini düşünebilir miydik? Hiç sanmıyordum.

İnsanlar, üzerlerinde deneyler yapılmasına izin veriyordu! Bir insan neden robotlaşmak isterdi ki? Ben yirmi yedi yaşında, nispeten kısa ömrünün yarısını mekanik cihaz tamirhanelerinde, bilimcilerin yanında geçirmiş biri olarak asla anlayamayacaktım. Evet, bilerek “bilim insanı” değil “bilimciler” diyordum zira yaptıkları şey oyun oynamaktan fazlası değildi. İşin can sıkıcı gerçeklerini her gün tecrübe etmekten yılmıştım. Yanına kısa süreli “yollanacağım” kuzenim de bu delilik kervanına katılanlardandı işte. Etraftan kimse doğru dürüst karşı çıkamadan iftiharla yeni bir kol ve bacak “ekletmişti.” Varlıklıydı ama ailesi bu saçmalığı asla desteklemediğinden hastaneden sonraki birkaç haftayı yalnız atlatması gerekecekti.

Üç hafta izin alıp onun yanına, yıkılıp küllerinden doğmak zorunda kalan sahil kasabalarından birine gelmiştim. Geldiğimden beri de ona tiksinti ve nerdeyse nefrete varan bir onaylamazlıkla bakmaktan alamıyordum kendimi. Annemin manipülasyonları ve kuzenimin yanına gitmezsem bilincini satacağına dair tehditlerinden sonra (evet artık yeni moda vicdan sömürüsü böyle yürüyordu) mecbur kalmıştım. Ve yine evet, annem bunu yapabilecek bir deliydi.

Ülkede eskiyle aynı kalan tek şey Akdeniz’di. Hortlayan komünist esintisi bir yönetimle, herkesin “ihtiyacı olan” toprak miktarı ölçülüp ona göre tahsis edilen arazi ve evlerde yaşıyorduk. Türkiye yaşadığı onca şeyden sonra yönetimi makinalara bırakmaya karar vermiş, karşıtların itirazlarına rağmen bu pek çok sorunu çözmüştü. Fakat her şeyde olduğu gibi bilimdeki aşırılık, tutucuları haklı çıkaran noktalara da varıyordu.

Evin çok uzaktan, yeşil tepelerin ardından da olsa denizi görmesi tek avuntumdu. Ahşap ve taş örme iki katlı villa sağlam olduğu kadar eskiydi. Küçüklüğümde hatırladığımla aynı kokuyordu; toprak ve cilalı tahtalar. Geceleri gıcırtılı seslerin yankılandığı bir eskilikteydi. Bazı geceler utanmasam ailemi yahut kız arkadaşımı arayacağım kadar geriyordu beni. Kapıda asılı tülü bile yürüyen bir korkuluğa benzetip kasılıyordum. Geceler ışıksız, fazla karanlıktı ve bulanık yansımalar gözlerimi çevirdiğim her şekli eciş bücüş bir canavara çeviriyordu.

Kuzenim tek ayağının dizden aşağısını bir kazada kaybetmişti ama eli? İşte o tamamen keyfiydi. Halinden memnundu ve ona açıklayamadığım korkularıma hiç yardımcı olmuyordu. Gece gündüz, aklına esen her vakit takır tukur seslerle evin içinde dolanıyordu. O mekanik kolun ve bacağın bedene bağlandığı kısımları hayal ediyordum yarım yamalak anatomi bilgimle. Ligamentlerin, etin, damarların ve sinirlerin aldığı şekli merak ediyordum. Damarları koterize ederlerken odayı dolduran yanık et kokuları arasında hekimlerin işlerini az izlememiştim. Bu saçmalığı icra eden herkesi, ellerindeki neşterlerle doğramaktan barbarca bir zevk aldığımı hayal ederdim bazen.

İşimde iyiydim ama yükselmeye dair her teklifi reddediyordum zira yukarı çıkmak demek bilimci manyaklarla sabah akşam bir arada olmak demekti. Bense basit bir tekniker gibi görünmekten memnundum. Fakat kader bir kez daha vahşi şakasını yapmıştı; her şeyden kaçıp şımarık kuzenimin devrelerine makine yağı sürmekten sıyrılamamıştım.

Sorun iki uyumsuz yapı biçiminin birbirine kaynamaya zorlanması değildi sadece. Zamanla kanı zehirleyen metaller, komplo teorisini andıran bilinç akışı hikayeleri, nakillerden uzun zaman sonra ortaya çıkan uyumsuzluk problemleri yalnızca bazılarıydı. Ben ise son günlerde bir tanesinden şüpheleniyordum.

Mekanik eklentilerdeki bir sızıntıdan bahsettiğini hatırlıyordum bir kıdemlinin. Bağlandığı vücuttan emir almayı reddeden bir yarı-bilinç. Beyinde olduğu zannedilen bilincin nasıl olup bir uzuvda hayat bulduğu muamma olmakla birlikte tam olarak safsata gibi de gelmiyordu.

Buna kuzenimde şahit olmak kabusuma ilk adımdı. Bir gün kahvaltıda, reçelli ekmeğini her ağzına götürüşünde ekmek elinde parçalanmıştı. Bana çaktırmamaya çalışsa da mecburen sol eline aldığı dilimler kahvaltı boyunca titremişti. Başka bir gün, bahçede koşarken aniden kitlenen sol ayağı yüzünden yere kapaklanmıştı. Yanına vardığımda öyle kanlar içindeydi dişi bile kırılmıştı.

Annemi aradım ama umursamadılar. Bir robo-psikolog ve diğer uzmanlara ulaşmaya çalıştık. Geldiler, bütün ayarları kontrol edip gittiler. Nekahet döneminde böyle “aksaklıkların” normal olduğunu söylediler. Onlar giderken bir tanesinin arabasına saklanıp gizlice kaçmamak için zor tuttum kendimi.

Keşke kaçsaydım, çünkü hiçbir şey düzelmedi. Makineler resmen bizimle dalga geçiyordu. Kontroller yapılırken tek bir arıza yahut itaatsizlik yoktu, o günün gecesi ise kâbus kaldığı yerden devam etti.

Beraber film izliyorduk. Ya da daha dürüst bir tabirle, normal davranmaya çalışıp kuzenimin varlığına katlanmaya çabalıyordum. Ayağını sallamaması için uyardım nihayet. Bir süre durdu, fakat çok geçmeden tak tak tak sesleriyle nerdeyse ahşabı delecek bir güçle topuğunu vurmaya başladı.

Yüzüne baktığımda bütün renkler soluyordu. Kahve gözleri kocaman açılmış, sanki görünmez bir el ağzını kapatıyormuş gibi sesi çıkmıyordu. Bir şeyler yapmam gerekiyordu.

Uzmanların bize dediği şeyler ve kendi tecrübelerimden yola çıkarak işe koyuldum. Topuğun tek düze takırtısı eşliğinde devreleri kontrol ettim. Uzaktan yönetim panelinin ayarlarıyla oynadım, tamamen kapattım, yazılım uyumlayıcıyı devreye soktum… hiçbir etki etmedi. Şimdi metal aksamlı sağ eli yumruk olmuş, kanepenin kolçağını dövüyordu.

“Düzelmiyor Anıl…” dedi Ozan titrek bir sesle. “Düzelmiyor!”

Alnımdan terler boşanırken, “Farkındayım.” diye söylendim sıkıntıyla.

Tak, tak, tak, tak. Sesler beynimi deliyordu.

Nihayet başımı kaldırıp ona baktım. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Pişmanlıkla kavrulan yüzündeki solgun dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Gözlerinde bir karmaşa vardı.

“Ozan?” diye irkilerek sorarken elimdeki kabloları masaya fırlattım.

“Anıl…” dedi Ozan zorlukla. Çenesi kasıldı. Dudakları gerildi. “Yardım…” diye kısık bir sesle fısıldadı. Devamını getirmedi.

Ne yapacaktım? Her geçen saniye kalbim hızını artırıyordu. Bir korkak gibi kaçacak mıydım? Derin bir nefes aldım. Tüm cesaretimi toplamaya çalışarak gözlerimi yumdum. Babamın dolap kapaklarını açıp içlerinde canavar olmadığını kanıtlarken beklediğim gibi gümbürdüyordu kalbim.

Gözlerimi açtığımda damarlarımdaki tüm kan çekildi.

Ozan’ın sağ eli koltuğun başlığını öyle sıkı kavramıştı ki parmakları süngeri delip içine geçmişti. Demir ayağı durdu, takırtı aniden kesildi.

Gözyaşları ardı ardına dökülüyordu. “Yardım et…” diye yalvardı. “Yardım et Anıl…”

Konuşamıyordum.

El çatırtılarla daha da sıkı kavradı koltuğu. Artık başlığın iskeletinde ne varsa ona ulaşmıştı. Sağlam ayağı koşmaya çalışıyor, Yunan heykeli misali taşlaşmış metal ayağı ise izin vermiyordu. Gidemesin diye yere yapışmıştı adeta. Çok geçmeden gri, parlak metal zırhın üzerine kanlar süzülmeye başladı. Yeni damarlar bitiyormuş gibi yol yol iniyorlardı.

Dehşet saç diplerimi bile diken diken etti. Tam öne atılacağım sırada metal ayak havaya kalkıp çekiç gibi yere indi. Ahşap zemin parçalandı, karanlık bir yarık açıldı.

Kırık tahtalardan bir toz bulutu havalanırken geri çekildim. Ozan iniltilerinin arasında kafasını iki yana sallıyordu. Daha önce hiç delirmiş birini görmesem de deli derdim onun için.

Dışarı fırladım. Arkamı dönemedim. Duramazdım. Kafayı yiyen benmişim gibi yardım aradım. Gecenin sessizliğini yaran tek şey ardı arkası kesilmeyen feryatlarımdı.

Çok geçmeden yetkililer geldi, etraf kalabalıklaştı. Ben ise eve giremedim. Bugün bile tam olarak neler olup bittiğini bilmiyorum. Ne tekrar ayak basabildim o eve ne de Ozan’la iletişim kurabildim.  

Öğrendiğim kadarıyla o günden sonra akli dengesi pek de iyiye gitmemiş. Konuşmadığından, ben gittikten sonra neler olduğunu anlatmamış da. Metal parçalar acılı ameliyatlarla çıkarılmaya çalışılmış ama pek başarılı olunamamış. Bu da onu daha çok çıldırtmış olmalı.

Evinin kış bahçesinde ağır aksak dolandığı görülüyormuş bazen. Kendi isteği dışında gülümsediğini, ağladığını, sinirlendiğini, saatlerce konuştuğunu görenler oluyormuş. Annemden duyduğuma göre defalarca bir yerlere yürüyüp kaybolduktan sonra akıl hastanesine yatırıldı. Eskilerin deyimiyle bir cin musallat olmuştu, fakat bu defa mekanik bir cin.

Bu duruma “cin” demenin kulağa fazla komik geldiğinin farkındayım, özellikle de yalnızca bilimsel kodlarla yönetilen bir toplumda. Ama bir sebebim var; acı dolu bir sebep. Cevapları bulmaya çalışan bilimciler Ozan’ı ve onun gibileri defalarca açıp kapattılar o bilim merkezlerinde. Hiçbir sonuç elde edilememesine rağmen, sanki elbirliğiyle zavallıların akıl sağlığının kalan son kırıntılarını da silip süpürmeye ant içmişlerdi. Nihayet bir gün tamamen kontrolden çıktı mekanik uzuvlar ve üç kişinin canını aldığında manşetlere taşındı. Dediklerine göre uzuvlarda hayat bulan cinler yönetiyordu artık onları. Ozan’ın kaldığı odaya ise kimse giremiyordu. Musallatından kurtulmaya dair tüm çabaları, vücudundan başka parçaların kopmasına sebep oluyordu. En beteri ise artık bunu bilimcilerin değil kendinin yapıyor olmasıydı. Bazen saçlar, bazen dişler veya kopuk tırnaklar buluyorlardı odasında. Bazen kanlı kablolar.

Belli ki aynı bedende iki bilinç, aynı zihinde iki cin, aynı vücutta iki varlık yaşamıyordu.

Yorum bırakın