
Ruhumu karlı ormanlarda takip ettim.
Uzun kulaklı ve sivri dişli cücelerin ardından. Ayaklarım karların içinde batıp çıkarken koştum peşinden. Nefesim buza dönüp boğazımı keserken durmadım. Benden başka onu bulacak yoktu zira.
Derin ve çaresiz bir yalnızlığın içinde atkım ve kürküm etrafa savrulurken koştum. Ayaklarım yalpalayıp yanlış yerlere bastığında tutundum düşmemek için.
Onu bulduğumda çalıların arasında yatıyordu. Küçük ve zayıf… Yaklaşınca anladım ki son nefesini vermek üzereydi.
Çocukluğum, ruhum ve yaşama sevincim. Umutlarım onun göğsünde saklıydı. Şeffaf teninin altında atan kalbini görebiliyor, elimi koyduğumda hissedebiliyordum. Dokunduğumda sıcacık bir şeyler temas etti parmak uçlarıma. Nefesimi kesen soğuğun içinde yanan bir muma değmiştim adeta. Oradaydı. Küçücük, bir ateş böceği ışıltısı yayıyordu.
Temasımla gözlerini açtı. Elini elimin üzerine koyduğunda avuçlarının ılıklığıyla ısıttı tenimi. Dudaklarında bir tebessümün izi belirdi.
“Buldun.” dedi zorlukla. “Buldun beni.”
“Evet.” dedim. Sesim titriyordu. “Buldum seni ama… Ölüyorsun…”
Yutkundu. “Bedenler ölür. Sen yaşananları hatırla. Ruhunu hatırla.”
“Kuş ölür.” dedim onun gibi gülümsemeye çalışarak. “Sen uçuşu hatırla.”
Kafasını belli belirsiz sallarken gözlerindeki can yitip gitti. Gülüşü aheste dolanan bir rüzgâr gibi soldu. Parmak uçlarımdaki sıcaklık ağır ağır üşürken, ateş böceği misali ışığı söndü.
Her şey bittiğinde kollarımda ölen ruhumun ışığı artık benim kalbimde parlıyordu.


Yorum bırakın