
Öncelikle: BU SERİ NEDEN DAHA ÇOK BİLİNMİYOR?!
Cidden anlamıyorum. O kadar güzel bir kitap ki, hakkında ne yazarsam yazayım sürprizbozan yerine geçeceğini bildiğimden daha çok bana hissettirdikleri ve üzerine düşündüklerimden oluşan, üşenmezsem alıntıları eklediğim epey kişisel bir iç dökme olacak.
Konu hakkında zaten arka kapakta yazan yeterli; bir prensin gayri meşru çocuğu olarak doğan Fitz, altı yaşından sonra sarayın hem içinde hem dışında bir hayat mücadelesine başlıyor. Babası Chivalry’nin en sadık adamı olan bir seyisin himayesi altına giriyor ve bir yandan hayvanlarla derin bağlar kurup bir yandan gördüğü tüm kötü muamelelere rağmen bir varlık edinmeye çalışıyor.
Kitap boyunca 6 yaşından yaklaşık 15 yaşına gelene kadar yaşadıklarını okuyoruz. Anlatıda dış dünya kadar içsel dünya büyük bir yer kaplıyor ve sık sık Fitz’in duygu ve düşünce selinde akıp gidiyoruz. Onun bir yere ait olma çabası, küçük sevinçleri ve kalp kırıklıklarıyla kâh gözlerimiz doluyor kâh gülümsüyoruz. Ben bazen kitabın içine uzanıp başını okşamak istediğim küçük bir çocuk gördüm, bazen sarılmak istedim. Kendi dahli olmayan bir “suç”la dünyaya gelmiş olmanın yüküyle yaşamanın ağırlığını öyle iyi görüyoruz ki.
Spoiler kısmına gelmeden bir iki eleştirimi de eklemek istiyorum. Öncelikle son bölümlerde bazı kısımlar çok uzatılmış gibi hissettim, çok daha kısa ve derli toplu anlatılabilirdi. Yazarın orijinal fikirlerine ve mekan seçimlerine hayran kaldığım çok yer olduysa da o kadar detaya gerek var mıydı bilemiyorum. İkinci olarak da yine son kısımlarda bir acelecilik havası sezdim, özellikle de bitişe yakın. Bütün bunlardan ayrı olarak bazı karakterlerin gereksiz yere ölmesi, bazılarınınsa 9 canlı olması da gerçekçiliği almış gibiydi.
Ayrıca kitabı kapattığımda bir şeyler eksik kalmış gibi hissettim. Hikayenin tüm o sürükleyiciliğine rağmen, bir parçası kayıp bir yapbozu andıran hissiyatım geçmedi. Bunun üzerine düşününce kitapta bir çeşit ‘canlılık’ yoksunluğu olduğu sonucuna vardım. Kedersiz bir neşe eksikti bu kitapta, arada insanın içini ferahlatan o çocuksu halden yoksundu. Tabii nispeten karanlık ve fantastik bir evrende geçen bir hikaye olmasından dolayı belki bunu beklemeye hakkım da yok ama yine de göz ardı edemedim. Sanırım bu arkadaşlık çemberini kuran kitaplar okuyucuyu içine çekmeyi daha iyi başarıyor çünkü en soğuk insanın bile dipte kalan ihtiyaçlarına hitap ediyor.
Bahsettiğim eksiklik hissinin başat sebebi Fitz’in derin yalnızlığı aslında. Mesela Harry (Potter) de yetim ve öksüz bir çocuk ama o, teyzesinin ailesinde uğradığı zorbalığa rağmen kendine aile yerine geçecek arkadaşlar ve dostlar ediniyor. Tabii dinamikler epey farklı, Harry bir piç değil ve etrafında hem yetişkin hem de akranlarından oluşan bir destek halkası var. Fitz’in ise ona mesafeli duran yetişkinler ve soysuz görüldüğünden aralarına katılamadığı çocuklar var. Böylece Fitz daha çok hayvanlarla bağ kuruyor ve buradan da kitap hakkında çok sevdiğim bir noktaya geliyoruz.
Hayvanlar ayrı birer karakterler ve o kadar naif yazılmışlar ki insanın yüreği burkulmadan edemiyor. Yine bir çocuğun yalnızlığını, sığındığı masum canlıları en derinden o sahnelerde görüyoruz.
Bunların dışında doğaüstü unsurlar dozundaydı ve savaşın kitaplarda genelde işlendiği şeklinden farklı bir seyir izlemesi çok hoşuma gitti. Yani savaş dışarıda verilen değil içte yürütülen bir mücadele şeklinde ilerliyor ve ben böyle bir seyir izlemeyi daha çok sevdim.
Betimleme ve tasvirler genel olarak yeterliydi ama bazen kafamda canlandırmakta zorlandım ve bazen de yukarıda bahsettiğim gibi fazla uzatılmış olduğunu düşündüm.
Toparlarsak; daha çok otobiyografik denebilecek ve fantastik kıvamı tam yerinde, temposunu koruyan bir eser. Eğer büyük maceralar ve aksiyon yerine biraz içe dönüp yavaşlamayı tercih ediyorsanız mutlaka okumalısınız. Bundan sonrasında spoilerlı olarak sere serpe yazacağım.
Fantastik severler lütfen bu kitaba bir şans verin!
*SPOILER*
Ah Fitz… bizim yalnız ve hüzünlü kekimiz.

“Kadın yazarların yazdığı erkek karakterler” kalıbına uyan bir erkek kendisi. En çok duyduğu hitap “Piç!” olsa gerek. Saray efradının özelikle bayıldığı bir kelime ve okurken cidden sinirlendim. İnsan üretimi bir kavram olan evliliğin bu denli hayatı kontrol etmesi bazen çok sürreal geliyor. Ve zamanla Fitz’in bu suçlamayı içselleştirip “başarısızım çünkü benim kanımda yok” noktasına gelmesi içimi acıttı. Burrich’in ona söyledikleri yerinde ve gerçek şeylerdi ama ne kadar etkili olduğu tartışılır.

Altı yaşında saraya ilk geldiğinde bir ismi bile yok Fitz’in.“Adın ne?” diye sorduklarında “Çocuk.” diyor sadece ve o anlardan itibaren bu hikayenin yüreğinizi yaralayacağını biliyorsunuz. O kadar masum ki. Minik boyuyla herkese aşağıdan, her şeyden habersiz bakıyor. Ama diğerlerinin ona bakarken gördükleri tek şey gayri meşru doğumu ve bu dışlanmışlık, içinde git gide kök salıyor. Kralın sadakatine nasıl bağlandığını okumak beklenebilir olduğu kadar sinir bozucuydu. Bir insan bu denli sevgisiz ve yalnız bırakıldığında karşısına ilk çıkana sonsuz bir bağlılık geliştirebiliyor ve kullanıma tamamen açık bir hale bürünüyor. Bütün bunları düşününce Fitz’in daha vahşi birine dönüşeceğini beklemiştim kitap boyu. Bazen hızlıca geçilen sahnelerde, mesela ilk cinayetlerini işlediği zamanlarda nasıl bir ruh haline büründüğünü ve gelgitlerini okumayı çok isterdim.
TON
Askerlerin ve saraydakilerin ona çok daha kötü davranmasını bekliyordum ama bu da tahmin ettiğim gibi çıkmadı. Aslında bu tercih, kadın yazarlarda daha çok gördüğüm bir şey sanırım; daha temiz ve arındırılmış bir anlatım. Bu tespiti iyi veya kötü yazarlık anlamında söylemiyorum, sadece kelime seçimleri açısından belli farklar içeriyorlar ve bu eğilimlerin yönünden yazarların cinsiyetlerini çözebiliyorum. Belki bir kadın olduğumdan yine kadın yazarları okumayı seviyorum; hayatın o en pis, mide bulandıran karanlık yüzüne hafif de olsa bir perde çekiyorlar. İnce bir tül perde bu ama en azından her sahnede yüreğimiz deşilip içiniz kalkmıyor. Tabii bu da çok genel bir tespit.
KARAKTERLER
Karakter tercihlerinde çok akılda kalıcı tipler yoktu bana kalırsa. Kral ve çevresindekiler aşağı yukarı beklenen tiplerdi, Burrich pek sevilesi yazılmamıştı ve yaralanıp yaralanıp ölmemesi biraz Hollywood filmlerini hatırlattı.
Saraydaki diğer çocuklar Fitz’e bariz bir yakınlık göstermiyorlardı, o yüzden pek akılda kalan olmadı. En çok köpeklerle kurduğu bağı okumak istedim, çoğu insandan daha çok karakter sahibiydiler.

Galen ve Regal gibiler zaten kötülüğün timsali olarak yazılmışlardı ama onun verdiği İrfan derslerinde yine Harry Potter’dan bir sahneyi görür gibi oldum. Özellikle birbirlerinin zihinlerine girmek için verdikleri savaş sahnelerinde Melez Prens kitabındaki Snape ve Harry mücadelesini gördüm sadece. En sonunda Galen’in zihnine girmesi bile çok benzerdi.
Kasabadaki çocuklarla bağı çabuk koptu ve açıkçası Molly’le ilişkisi bana hiç geçmedi. Henüz devam kitaplarını okumadığım için bilmiyorum ama bence onunla bir ilişkisi olmayacak. Neden böyle hissettirdi bilemiyorum ama kızı gerçekten hiç sevemedim. Çok düz ve sığ bir karakter olmasından belki de. Fitz’in hayatına katacak herhangi bir niteliğini göremedim.
Verity sonlara doğru önem kazandı ama çok da sempatik gelmedi bana. Chade de hakeza. Bunu yazarken dönüp baktığımda hikayesini merak ettiğim bir karakter bile gelmiyor aklıma ama bir saniye.
SOYTARI. ^^)

Kesinlikle en ilgi çekici karakterdi. Onu komik/tuhaf kıyafetler giymiş sıradan bir insan zannetmiştim ilk başta. Daha sonra onun kendine has bir “tür” olduğunu hissettim. Tam olarak ne olduğunun açıklanacağını da pek sanmıyorum ama bu gizemli hali de hikayeye renk katıyor. Kehanetleri ve yardımlarıyla, yazarın aparat olarak kullandığı çok işlevsel bir karakter olmuş.
Chivalry… Yani, ne diyebilirim ki? Senin yediğin naneler yüzünden bu günlerdeyiz Chiv. (-_-) Uçkuruna sahip çıkamayanlar kapatılsın!

Açıkçası Chivalry’i bir kez olsun görebilirdik. O kara haber geldiğinde inanmak istemedim, bir yerde bir köşede oğlunun karşısına çıkacağını ümit ettim ve bu ümidim kitap boyu sürdü. Hatta utanmadan şu an bile ikinci veya üçüncü kitabın bir yerlerinden çıkacağını umuyorum. Yani biraz da yazara sinirliyim sanırım, neden bu kadar erken kıydın civanıma? Daha görecek günleri vardı Patience’la birlikte. Deli de olsa sevimli bir karısı vardı, belki küçük Fitz’le bir aile olmalarını görürdük, yüreğimiz hafiflerdi… Ama onun yerine domuz gibi yiyip keyif çatan Regal’e mahkûm olduk. Aşırı sinirliyim bu konuda.
Ayrıca Chivalry’nin de biraz klişe bataklığına düştüğünü gördüm. Çok yakışıklı, uzun boylu, güçlü kuvvetli olduğu kadar akıllı ve diploması bilen ve tüm bunlar üzerine gözü kara bir savaşçı karakter. Yani tabii ki sünepe bir tipin oğlu olmayacaktı Fitz, kralın en mükemmel oğlunun çocuğu olacaktı. Hikayeyi çekici kılan bir unsur ama yine de klasik.
Aralarda Fitz’i babasına benzetmelerini okumak çok hoştu. Merak ediyorum bir gün Fitz krallık için hak iddia etmeye kalkacak mı? Okuması eğlenceli olurdu herhalde, tabii hayatta kalırsa.
Dağ ülkesini de halkını da sevdim bu arada, sadece oraya giden yol ve şehrin yapısı gereksiz ayrıntıya boğulmuştu. Şimdi düşününce onların tuzaklarından şüphelenmememiz için yazarın çözümü olabilir belki. Kuzeyliler ve konar göçer halklardan epey esinlenmeler vardı ve bence en akılda kalıcısı mimarileriydi. O ağaçtan yapılma sarayın ilk önce benim aklıma gelmiş olması lazımdı! O kadar hoştu ki. Biraz da Avatar’ı hatırlattılar bana nedense. Üzerlerinde bir saflık vardı ama asıl olarak yazarın “başka bir dünya mümkün” deme yoluydu bence. Ülkenin kuruluşunda bahsedilen kadın kahin/yargıçla birlikte düşündüğümüzde, bana anaerkil bir toplum imajı sundu. Barış ve uyum içinde yaşayan, sürekli silahlarını kuşanıp tetikte beklemeyen alternatif bir toplum yorumuydu. Ben de benzer görüşleri paylaşıyorum ama ataerkinin kaba kuvvetten gelen gücü sürdükçe sistemlerin değişmesi zor görünüyor.
Aklıma takılan başka bir şey daha var. İlk başlarda küçük bir çocukken üzerine gelenleri “püskürttüğüne” dair bir cümleleri var Fitz’in ve yaptığının tam olarak ne olduğu ele alınmadı. Sadece küçük bir çocuğun koskoca adamları yere devirdiğini anladık ama henüz bu konuda başka bir ayrıntıya haiz değiliz. Bu da ilginçti. Bu durum ileride açıklanacak mı merak ediyorum.
SAVAŞ
Bu sefer kılıç kalkanlarla değil büyüyle ve zihin harbiyle sürüyor. Bazılarına tanıdık gelebilir ama benim için yabancı bir olaydı “İşlenme” durumu. Temelde insanların ruhlarının alınması gibi hissettim, hayvana benzediklerini düşünsek de kötücül bir surete bürünüyorlar. Artık onlar için yapılacak bir şey kalmıyor, öldürmekten başka. Ve nedeni, nasılı bir türlü anlaşılamadığı için de çözüm üretilemiyor.

Durumun vahametini anlasam da bana kraliyetin bu konudaki hareketleri çok yetersiz geldi. Halk yok edilirken vergileri artırarak hiçbir işe yaramayan askerler tutmak pek de akıllıca değildi. Zaten öyle çok büyük ve azametli bir ülke havası da uyandırmıyordu dukalıklar ama bir tane gemiye yenilmeleri de aciz bir hal.
Gelelim bazı sahnelere & alıntılara
Patience’ın sahneleri başlı başına comedic relief etkisi yapıyordu, kelimenin tam anlamıyla alık olmanın ne demek olduğunu gösterdi bize. 🙂 Fitz’in hayatında daha kapsamlı bir rol oynamasını dilerdim, baştan beri eksik kalan anne figürünün yerini doldurabilir mi diye bekledim ama yersiz bir istek olduğu çabuk anlaşıldı. Çünkü Patience pek anne olacak bir karakter değil ve şimdi bakınca bu role uygun pek kişi de yok kitapta. Ayrıca hakkını teslim etmek gerek, kocanın gayri meşru çocuğuna kol kanat germek kimse için hemen yapılacak bir iş değil.
Patience’ın en etkileyici sahnesi sayfa 222’deki malum haykırışıydı: “Bazen ona o kadar benziyorsun ki…” Tıkandı. “Benim olmalıydın! Adil değil bu, benim olmalıydın!”
Dokunaklı olduğu kadar beklenmedikti. Utanma, acıma ve gülme dürtülerini aynı anda körükleyen bir çıkıştı. Aklımda kira vermeden yaşayan kitap sahnelerinden biri olarak kalacak. Bu arada Fitz’e hediye ettiği köpek çok sıcak bir dokunuş kattı hikayeye, Smithy ile aralarındaki bağı okumak yürek ısıtan cinstendi. Bu kitapta hayvanlara verilen kıymet çok ayrı gerçekten ve çok memnuniyet verici çünkü çoğunlukla varlıkları yüzeysel geçilir.
Beni etkileyen bir diğer alıntı şuydu:
Rüyada, Soytarı yatağımın yanında duruyordu. Bana baktı ve başını salladı. “Neden açıkça konuşamıyorum? Çünkü her şeyi yüzüne gözüne bulaştırıyorsun. Bir sisin arasından bir yan yol görüyorum ve orada sürekli duran kim? Sen. Seni senden çok büyülendiğim için mi hayatta tuttuğumu sanıyorsun? Hayır. Hayatta tutuyorum çünkü seçenek sunuyorsun. Daha çok seçenek demek, daha sakin sulara yönelmek için daha fazla şans demek. Yani senin yararına değil, Altı Dukalığın yararına koruyorum hayatını. Ve senin görevin de aynı. Olasılıklar göstermeye devam etmek için yaşamak.”
(s.372)
Gelelim çeviri tercihlerine.
Açıkçası Forging’in “İşlenme” olarak karşılanmasına alışmakta zorlandım. Üzerine biraz araştırdım da ama türkçede bunun için en iyi tercih ne olur bilemiyorum. Belki daha sonrasında bunun için bir güncelleme yapar ya da başka bir yazı yayınlarım ama şu an daha iyi bir alternatif fikrim yok.
İrfan ve İzan tanıdık ama ilginç konseptler. İkisi de zihne ulaşmanın farklı yolları. The Wit hayvanlarla bağ kurmaya yarayan zihinsel yetenek, The Skill de bir çeşit zihin kontrolü sağlayan diğeri. Çeviri tercihleri yine tuhaf gelse de çok yorum yapamıyorum çünkü ingilizcem olsa da uzmanlığım yok ama yine de pek aklıma yatmayan çeviriler oldu. Yine de İşlenme kelimesinden daha makul geldiler, orası ayrı.
*
Toparlarsam beni epey etkileyen kitaplardan biri oldu Suikastçı’nın Çırağı. İsmine bakınca daha karanlık bir beklenti yaratıyor ama aslında yalnız bir çocuğun hayat serüvenine şahit olmaktan ibaret. Hafif fantastik rüzgârlarla çevrili, yer yer hüzünlü ve epey sürükleyici bir yolculuğa çıkmak istiyorsanız doğru yerdesiniz.
sevgiler



Yorum bırakın