
Elimdeki haritaya bakıyorum. Alelacele tutuşturulan eski kâğıt parçası nemden ve bükülüp açılmaktan lime lime olmuş. Fazla dokunamıyorum, ellerimin terini beceriksizce üstüme başıma silip içeri giriyorum.
Metruk bir binanın karanlık bir odası. Beni üç kişi karşılıyor; gözleri fıldır fıldır dönen bir herif, bir deli ve bir… Bunun ne olabileceğini birkaç saniye düşünüyorum. Nihayet, beynimin gerisindeki o cırtlak ses avaz avaz bağırıyor.
Bir büyücü.
Kimliklerini nasıl mı biliyorum? Biraz sır, biraz gözlem.
Hırsız elindeki saati durmaksızın çevirerek bir iki adım yaklaşıyor. Gözleri titrek ışıklar gibi hareketli, ceylanın peşindeki kaplan gibi süzüyor beni. Biliyor mu? Burada bile güvende değil miyim?
Elim cebimdeki haritaya uzanıyor, fakat dokunamıyor. Neredeyse tüm servetime mal olan o kâğıt parçası bu karanlıktan çıkış biletim olacaktı oysa.
Odadan daha kesif bir karanlık çöküyor yüreğime. Bir adım geri kaçıyorum, topuğum döşemelerde çıtırdıyor. Delinin dikkatini çekiyorum.
Sıvasız duvarda karaladığı şeylerden çeviriyor başını. Tek pencereden vuran puslu gece ışıklarının yıkadığı yüzü nerdeyse ifadesiz. Korkusunu görebiliyorum yine de. Beni derin derin süzüyor, tenimin altını görmek, kafamın içindekileri işitmek istermiş gibi dikkatli. Korkumu kamçılıyor. Belki de hırsız değil, o biliyor gerçek kimliğimi.
Nefesim sıkışıyor. Bir elimi usulca ceketimin cebine atıyorum. Soğuğa rağmen pis bir sıcak basıyor. Kapıyı gözlüyorum ancak sıvışamayacağımı biliyorum. Düşmanlarım her bir köşe başında, kapı ardında bile bekliyor belki.
Ansızın bana dönen tekinsiz suratı hissediyorum. Büyücü kadın beni süzüyor. Gözlerindeki manayı çözemiyorum. Çocukluğumun geçtiği sisli dağların ardını görmeye çalıştığım vakitler gibi, tarifsiz bir his yüzüyor suretinde. Söze dökemediğim, çekip çıkaramadığım bir şey. Tiftik saçlarını geriye atıyor ve ince, kirli suratındaki kuşkulu ifade ortaya seriliyor.
O dehşetengiz soru bu defa balyoz gibi iniyor kafama:
Tanıyor mu beni?
En ustalıklı ve en plansız işlerimde dahi sakin kalan ben, göğsümü döven kalbime söz geçiremiyorum. Tutsağı olduğu bedeni terk etmek, dışarı çıkmak için çıldırıyor. Kurtulmak istiyor, ama biliyor ki bu defa sonum geldi. Yakalandım.
Büyücü yaklaşıyor ve ben geriye kaçıyorum. Ter damlaları şakaklarımdan çeneme süzülüyor.
Harita yalan söylüyor.
Yaklaşıyor büyücü. Bir adım, iki adım, üç adım. Kaçacak yerim yok. Sirenler çınlıyor caddelerde. Gök gürlüyor, tarihin en şiddetli yağmurlarına gebe karanlık gökyüzü.
Hırsız elinde çevirdiği parlak saatin camı cevher gibi ışıldıyor. Deli beni tek gözüyle süzüyor. Aklım tek bir kelimenin esiri.
Biliyorlar.
Kanın kokusunu mu aldılar? Yoksa hepsi kafamın içinde mi? Kendimi mi aldatıyorum yine, yoksa çoktan tuzaktaki yaralı bir hayvan gibi çırpınıyor muyum?
Cebimdeki buruşuk haritaya uzanıyor parmaklarım. Yırtıp atmak istiyorum. Onu takip ettiğim günlerim ve aylarıma lanet ediyorum. Bir gün özgür olacağıma dair hayallerime burada, bu metruk binada veda ediyorum.
Artık tam karşımda dikiliyor büyücü. Saklanmıyor, o böcek kanatları gibi parıldayan gözlerden bana bakan kadın, gerçek bir cadı. Yaşından fersah fersah çökkün yüzü herşeyi ele veriyor.
Kaçacak yerim yok. Sırtım duvara değdiğinde haritayı avucumda buruşturuyorum.
Cadı uzun tırnaklı, kavruk parmaklarını uzatıyor ve nihayet dudakları aralanıyor.
“KATİL!”