Rüyalarının muhtevası seni mutsuz ederse unutma ki sen bu rüyalardan ibaret değilsin. Onları yaratan değil, ev sahipliği yapansın. Kapılarını açan, davet edensin. Her gece ağırladığın misafirlerin onlar senin. Bu kadar yakın olsanız da “bir” değilsiniz. Onlar başka bir alemin teşrifçileri.
Uzun yollar kat edip geliyorlar seni görmek, haberler sunmak adına. Zaman zaman korkutsalar ve üzseler de bil ki bir bildikleri var. Sırları ve gizleri, okumanı istedikleri mektupları var.
Işıklar söndüğünde kapılar açılır ve yıldızlar düşmeye başlar kucağına. Çatılara konar hayal damlacıkları. Periler ve ruhlar, hayaletler ve ejderhalar… Sana anlatırlar, dinlersin. Sofralar ikram ederler, doyarsın. Bazen sorarlar cevaplarsın ve kelimelerini heybelerine doldururlar.
Sonra vedalaşır, açarsın gözlerini. Ve artık bilmeden bilirsin, duymasan da işitirsin ve karanlıkta görürsün.
Çok yoruldum ve artık bunu söylemekten bile yoruldum. Haluk Levent dolandırıcılık yapmış mıdır bilmiyorum ve şimdilik inanmıyorum ama artık her gün yeni bir toplumsal figürün gözaltına alınmasından çok sıkıldım.
Kızılay yerine Ahbap derneğine güvenilmesi peki? İnsanlar devletle bağlantılı bir kuruma bağış yapmaktansa özel kişileri seçiyorlar, sosyal medyada mafya üyelerinden yardım isteniyor. Biz ne hale geldik böyle? Devlet ve hükümet ayrımını savunanlar buna ne diyecek? Hâlâ bir devlet var mı ortada? Bebek çetelerinden, siyasi operasyonlardan, itibar suikastlerinden arta kalan bir devlet var mı elimizde?
Gerçek gündemler yerine suni olaylarla dikkatimizin çalınmasına çok sinirliyim. Bebek çetesinin konuşulmasını istiyorum, Epstein’in Türkiye’den kaçırdığı çocuklar konuşulsun istiyorum, bayır aşağı yuvarlanan ekonomi, hukuksuzca çökülen tapular ve Kaz dağlarında kesilen ağaçlar konuşulsun istiyorum.
Her sabah başka bir skandala uyanmaktan o kadar bıktım ki. İstanbul ayrı bir ülke ve bizler ona bağlı uç beyliklermişiz gibi hissediyorum. Bizi eninde sonunda ilgilendiriyor ama kilometrelerce öteden üzüntü yükleniyoruz. Ağırlaşıyoruz hüzünlerle, öfkeyle, bıkkınlıkla. Oysa sade hayatlar yaşayıp gidecektik şu güzel vatanda. Kitap okuyacak, çocuklarımızı yetiştirecek, biraz tatil yapacak, çiçekler dikecektik.
Her zaman kötünün kötüsü vardır diye bilirdim ama bizim için dip yok sanki, sonsuzluğa doğru iniyoruz. Son okuduğum Diktatörlük Sendromu kitabında diktatörlerin sonu iki şekilde gelir diyor; ya bir devrimle ya da sonunda ülkelerini korkunç bir felakete sürüklerler. Örnek olarak da mısır israil savaşında Nasır örneğini veriyor. İsrail Sina yarımadası, batı şeria, gazze, golan tepeleri ve doğu kudüs’ü işgal ediyor ve Mısır savaşı kaybediyor. Nasır ise televizyona çıkıp Mısır’ın büyük bir sömürgeci komplonun kurbanı olduğunu açıklıyor. İnsanlar bu devasa hezimete ve kayba rağmen onun gitmesini istemiyorlar. Ve şöyle diyorlar: “Nasır giderse bizi kim bir arada tutacak?” Yazarın babası ise bunu diyen adama şöyle karşılık veriyor: “Bir arada olabilmek için birine ihtiyacımız mı var? Kendi başımıza yapamaz mıyız?”
Ülkem için daha kötüsünün olmasından da korkuyorum bazen.
Milyonlarca kişi olarak her gün içimizden birinin hapse yollanmasını izliyoruz. Ülke koca bir hizmet sektörü tekelinde çalıştığı için hak arayacak vaktimiz ve enerjimiz yok. Borçlarla, uç uca ekleyerek geçinmekle uğraşıyoruz. Dile getirmesek de her akşam aynı soruyu cevaplıyoruz: Mesai bitince kalan bir kaç saati de gündeme harcayıp hiçbir şey yapamamak mı yoksa sosyal medyada reels kaydırmak mı?
Bir çözümü olan varsa beri gelsin. Ben vicdan savaşı vermekten, kampanya imzalamaktan ve üzülmekten çok yoruldum. Bir çözüm zuhur etsin istiyorum göklerden, fakat derin bir sessizlikle kaplı her yer. Dişlerimizle tırnaklarımızla kazıya kazıya çabalamadan bir şeylerin değişmeyeceğini de biliyorum, ama dediğim gibi;
Kırıkları ucuz bir tutkalla yapıştırılmış antika bir vazo gibi hissediyorum uzun zamandır. İçine su koyduğunda akıp gidiyor, çiçek koyamıyorsun çünkü güzel görünmüyorum. Atamıyorsun nedense çünkü kim bilir kimden hediye, hangi büyükannenden kalmayım. Kutulayıp bir yerlere kaldırıyorsun beni, ama güneş görmek istiyorum. Güneşe çıkarıyorsun o zaman da renklerim soluyor, eskisinden de çirkinleşiyorum. Hiçbir yerde hiçbir işine yaramıyorum. Ölmeyi bekliyorum yahut birine hediye verilmeyi. Belki onlar içime kuru çiçekler koyarlar, renklerim gibi. Yeni bir boyanın altından eski kırıklarımın çizgileri görünür mü?
Utanıyorum. Hiçbir işe yaramamaktan utanıyorum, ama lütfen atma beni. Kır. Yeniden yapıştır, bu defa farklı yerlerimden. Çünkü yaşamak istiyorum.
Bahçede oturuyorum. Birileri su motorunu çalıştırdı, rüzgârın sesi, uçaklar geçiyor ve birbirine sürten dalların hışırtısını duyuyorum. Çok uzaktan bir tren düdüğü yankılanıyor. Kedim kucağımda yatarken başını kaldırıp bana bakıyor.
Onun bende gördüğü şeyi, kendimde görebilmek isterdim.
Sadece şu anda olmak. Yarın ve dün olmadan, bugünün içinde dolanmak. Ama yapamam.
Haberler her şeyin ne kadar korkunç olduğunu haykırıyor. İçten içe nasıl kokuştuğumuzu. Dallardan düşen kof meyveleri duyuyorum, yere çalınışlarını. Ağaç onları üzerinde tutmuyor, biz neden her yemeğimize katık ediyoruz?
Adaleti bir gün yeniden görecek miyiz? Kediler kadar huzurlu uyuyabilecek miyiz?
Şimdi bir esinti çıktı. Yağmuru ümit ediyorum, bekliyorum. Bir kaç yaprak sararmış bile, ağustos bitiyor.
Kuşlar sessiz ve ben rüzgârın nefesini dinliyorum. Nereye kadar direneceğim, bilmiyorum.
Okuduğum kitaptaki karakter de bunu böylesine yalın bir şekilde yaşadığında özgürlük üzerine düşündüm. Çünkü kendim de aynısını yaşamıştım. Hayatta bir noktada ya da belki birden fazla kez, tamamen özgür olduğun o an gelecek.
Emirler veren olmayacak. Tepende dikilen. Gözetleyen. Yalnızca sen ve kararların. İlk defa gerçekten özgürlüğe mahkûm olduğun o an. Yalnızca yemeğe iki yerine üç kaşık tuz atarken değil, eve farklı yollardan giderken değil, tüm hayatının üzerinde karar verebildiğin o yaşam ayaklarına serilecek.
Kitap karakterleri için de evinin önündeki basamaklara çöküp uzaklara daldığı o ân gelecek, senin için de. Benim için geldi mesela, babam artık toprağın altında ve annem gölgesini bile esirgiyor. Artık beklentiler yok.
Peki ben bu hayatla ne yapacağım?
O soruyu sormak için fırsat verecek hayat sana. Ama berbat bir his en başta, hatta belki nükseden bir hastalık gibi ara ara kapıdan uzatıyor başını.
Nasıl yaşamalıyım? Sorusu. Hangi yoldan gideceğim? Hangi işi yapacağım? Hangi beceriyi geliştirmeliyim?
Kafanı kaldırıp kaldırıp gökten bir cevap beklediğin o anlar. Dinden, felsefeden, ruhaniyetten ipuçları söküp almaya çalıştığın uzun vakitler uzun süre terk etmeyecek seni.
Ya kendi cevaplarını bulmak için acı çekmeyi göze alacaksın ya da birinin peşine takılmayı.
Aslında birini takip etmek tamamen kötü değil, kendi fikirlerin filizlenene kadar. İnsan doğruya aklıyla ulaşabilir mi? Gerçeğin özüne?
Bilmiyorum.
Ama o merdivenlere çöküp gidenleri gözlediğin vaktin geleceğini biliyorum. Bir gün herkesle vedalaşacaksın ve en son kendinle. O zaman büyüyeceksin. Sadece çocukluktan yetişkinliğe geçiş gibi değil, yaşlandığında da büyüyeceksin. Değişeceksin. Çünkü yola parçalarını dökerek devam ederken aynı kalamazsın. Bazı boşluklar dolacak ama bazı sandalyeler hep boş kalacak. Bazen kalbinde bir köşe ve bazen kitaptaki bir sayfa.
Sadece sen ve özgürlük. Engin, ıssız ve devasa.
Kabukların sıyrılacak ve bağların çözülecek. Tamamen özgür olduğun o ân kapını çalacak ve sen ardına kadar açacaksın.
Ve bir karar vereceksin;
ya bu bilinmez yolu göğüsleyecek ya da yeni bir tutsaklığa hapsolacaksın.
Bugün yine o lanetli günlerden birindeyim. Dünyanın en başarısız insanıyım. Dünyanın en yalnız insanı.
Başarılı insanların yerine geçmek istiyorum, nazikçe değil, onların kılığına bürünerek değil. Onlar olmak istiyorum. O muhteşem yazarlardan olmak istiyorum, Robin Hobb olmak istiyorum. İnsan nasıl bir seri için 16 kitap yazabilir? Ve nasıl o sayfaları her açtığımda beni duvardan duvara çarpabilir? Duyguları nasıl böyle tutup kavrayabilir?
Yemek tarifi yazsa da okumak istiyorum kadını mesela, tuvalet kağıdına marketten alacaklarını yazsa da okumak istiyorum.
Linkin park’ın sanatçılarından olmak istiyorum, Lana del rey olmak istiyorum, Rowling olmak istiyorum.
Sonra çayımı içerken düşünüyorum. Gerçekten istiyor muyum?
Belki bazen evet, ama her zaman değil. Hem ya o kılıktan çıkamazsam? Yine sormak lazım, nasıl o kadar muazzam insanlar oldunuz? Sadece old money olamaz, öyleyse hırs ve azim mi? Disiplin mi? Keşke aram daha iyi olsaydı o konseptle.
Bazen yaşamaktan sadece yoruluyorum. Yemek hazırlamaktan, yemek fiilinden, yıkanmak ve temizlik yapmaktan, uyumak zorunda olmaktan, her gün yeniden başlamaktan. Sıkılmadığım tek şey dinlediğim müziklerle hayaller örmek. Asla büyüyemeyeceğim.
Robin Hobb da olamayacağım, Lana da. Yazmaya ve okumaya devam etmekle yetineceğim şimdilik.
Cidden anlamıyorum. O kadar güzel bir kitap ki, hakkında ne yazarsam yazayım sürprizbozan yerine geçeceğini bildiğimden daha çok bana hissettirdikleri ve üzerine düşündüklerimden oluşan, üşenmezsem alıntıları eklediğim epey kişisel bir iç dökme olacak.
Konu hakkında zaten arka kapakta yazan yeterli; bir prensin gayri meşru çocuğu olarak doğan Fitz, altı yaşından sonra sarayın hem içinde hem dışında bir hayat mücadelesine başlıyor. Babası Chivalry’nin en sadık adamı olan bir seyisin himayesi altına giriyor ve bir yandan hayvanlarla derin bağlar kurup bir yandan gördüğü tüm kötü muamelelere rağmen bir varlık edinmeye çalışıyor.
Kitap boyunca 6 yaşından yaklaşık 15 yaşına gelene kadar yaşadıklarını okuyoruz. Anlatıda dış dünya kadar içsel dünya büyük bir yer kaplıyor ve sık sık Fitz’in duygu ve düşünce selinde akıp gidiyoruz. Onun bir yere ait olma çabası, küçük sevinçleri ve kalp kırıklıklarıyla kâh gözlerimiz doluyor kâh gülümsüyoruz. Ben bazen kitabın içine uzanıp başını okşamak istediğim küçük bir çocuk gördüm, bazen sarılmak istedim. Kendi dahli olmayan bir “suç”la dünyaya gelmiş olmanın yüküyle yaşamanın ağırlığını öyle iyi görüyoruz ki.
Spoiler kısmına gelmeden bir iki eleştirimi de eklemek istiyorum. Öncelikle son bölümlerde bazı kısımlar çok uzatılmış gibi hissettim, çok daha kısa ve derli toplu anlatılabilirdi. Yazarın orijinal fikirlerine ve mekan seçimlerine hayran kaldığım çok yer olduysa da o kadar detaya gerek var mıydı bilemiyorum. İkinci olarak da yine son kısımlarda bir acelecilik havası sezdim, özellikle de bitişe yakın. Bütün bunlardan ayrı olarak bazı karakterlerin gereksiz yere ölmesi, bazılarınınsa 9 canlı olması da gerçekçiliği almış gibiydi.
Ayrıca kitabı kapattığımda bir şeyler eksik kalmış gibi hissettim. Hikayenin tüm o sürükleyiciliğine rağmen, bir parçası kayıp bir yapbozu andıran hissiyatım geçmedi. Bunun üzerine düşününce kitapta bir çeşit ‘canlılık’ yoksunluğu olduğu sonucuna vardım. Kedersiz bir neşe eksikti bu kitapta, arada insanın içini ferahlatan o çocuksu halden yoksundu. Tabii nispeten karanlık ve fantastik bir evrende geçen bir hikaye olmasından dolayı belki bunu beklemeye hakkım da yok ama yine de göz ardı edemedim. Sanırım bu arkadaşlık çemberini kuran kitaplar okuyucuyu içine çekmeyi daha iyi başarıyor çünkü en soğuk insanın bile dipte kalan ihtiyaçlarına hitap ediyor.
Bahsettiğim eksiklik hissinin başat sebebi Fitz’in derin yalnızlığı aslında. Mesela Harry (Potter) de yetim ve öksüz bir çocuk ama o, teyzesinin ailesinde uğradığı zorbalığa rağmen kendine aile yerine geçecek arkadaşlar ve dostlar ediniyor. Tabii dinamikler epey farklı, Harry bir piç değil ve etrafında hem yetişkin hem de akranlarından oluşan bir destek halkası var. Fitz’in ise ona mesafeli duran yetişkinler ve soysuz görüldüğünden aralarına katılamadığı çocuklar var. Böylece Fitz daha çok hayvanlarla bağ kuruyor ve buradan da kitap hakkında çok sevdiğim bir noktaya geliyoruz.
Hayvanlar ayrı birer karakterler ve o kadar naif yazılmışlar ki insanın yüreği burkulmadan edemiyor. Yine bir çocuğun yalnızlığını, sığındığı masum canlıları en derinden o sahnelerde görüyoruz.
Bunların dışında doğaüstü unsurlar dozundaydı ve savaşın kitaplarda genelde işlendiği şeklinden farklı bir seyir izlemesi çok hoşuma gitti. Yani savaş dışarıda verilen değil içte yürütülen bir mücadele şeklinde ilerliyor ve ben böyle bir seyir izlemeyi daha çok sevdim.
Betimleme ve tasvirler genel olarak yeterliydi ama bazen kafamda canlandırmakta zorlandım ve bazen de yukarıda bahsettiğim gibi fazla uzatılmış olduğunu düşündüm.
Toparlarsak; daha çok otobiyografik denebilecek ve fantastik kıvamı tam yerinde, temposunu koruyan bir eser. Eğer büyük maceralar ve aksiyon yerine biraz içe dönüp yavaşlamayı tercih ediyorsanız mutlaka okumalısınız. Bundan sonrasında spoilerlı olarak sere serpe yazacağım.
Fantastik severler lütfen bu kitaba bir şans verin!
*SPOILER*
Ah Fitz… bizim yalnız ve hüzünlü kekimiz.
“Kadın yazarların yazdığı erkek karakterler” kalıbına uyan bir erkek kendisi. En çok duyduğu hitap “Piç!” olsa gerek. Saray efradının özelikle bayıldığı bir kelime ve okurken cidden sinirlendim. İnsan üretimi bir kavram olan evliliğin bu denli hayatı kontrol etmesi bazen çok sürreal geliyor. Ve zamanla Fitz’in bu suçlamayı içselleştirip “başarısızım çünkü benim kanımda yok” noktasına gelmesi içimi acıttı. Burrich’in ona söyledikleri yerinde ve gerçek şeylerdi ama ne kadar etkili olduğu tartışılır.
Altı yaşında saraya ilk geldiğinde bir ismi bile yok Fitz’in.“Adın ne?” diye sorduklarında “Çocuk.” diyor sadece ve o anlardan itibaren bu hikayenin yüreğinizi yaralayacağını biliyorsunuz. O kadar masum ki. Minik boyuyla herkese aşağıdan, her şeyden habersiz bakıyor. Ama diğerlerinin ona bakarken gördükleri tek şey gayri meşru doğumu ve bu dışlanmışlık, içinde git gide kök salıyor. Kralın sadakatine nasıl bağlandığını okumak beklenebilir olduğu kadar sinir bozucuydu. Bir insan bu denli sevgisiz ve yalnız bırakıldığında karşısına ilk çıkana sonsuz bir bağlılık geliştirebiliyor ve kullanıma tamamen açık bir hale bürünüyor. Bütün bunları düşününce Fitz’in daha vahşi birine dönüşeceğini beklemiştim kitap boyu. Bazen hızlıca geçilen sahnelerde, mesela ilk cinayetlerini işlediği zamanlarda nasıl bir ruh haline büründüğünü ve gelgitlerini okumayı çok isterdim.
TON
Askerlerin ve saraydakilerin ona çok daha kötü davranmasını bekliyordum ama bu da tahmin ettiğim gibi çıkmadı. Aslında bu tercih, kadın yazarlarda daha çok gördüğüm bir şey sanırım; daha temiz ve arındırılmış bir anlatım. Bu tespiti iyi veya kötü yazarlık anlamında söylemiyorum, sadece kelime seçimleri açısından belli farklar içeriyorlar ve bu eğilimlerin yönünden yazarların cinsiyetlerini çözebiliyorum. Belki bir kadın olduğumdan yine kadın yazarları okumayı seviyorum; hayatın o en pis, mide bulandıran karanlık yüzüne hafif de olsa bir perde çekiyorlar. İnce bir tül perde bu ama en azından her sahnede yüreğimiz deşilip içiniz kalkmıyor. Tabii bu da çok genel bir tespit.
KARAKTERLER
Karakter tercihlerinde çok akılda kalıcı tipler yoktu bana kalırsa. Kral ve çevresindekiler aşağı yukarı beklenen tiplerdi, Burrich pek sevilesi yazılmamıştı ve yaralanıp yaralanıp ölmemesi biraz Hollywood filmlerini hatırlattı.
Saraydaki diğer çocuklar Fitz’e bariz bir yakınlık göstermiyorlardı, o yüzden pek akılda kalan olmadı. En çok köpeklerle kurduğu bağı okumak istedim, çoğu insandan daha çok karakter sahibiydiler.
Galen ve Regal gibiler zaten kötülüğün timsali olarak yazılmışlardı ama onun verdiği İrfan derslerinde yine Harry Potter’dan bir sahneyi görür gibi oldum. Özellikle birbirlerinin zihinlerine girmek için verdikleri savaş sahnelerinde Melez Prens kitabındaki Snape ve Harry mücadelesini gördüm sadece. En sonunda Galen’in zihnine girmesi bile çok benzerdi.
Kasabadaki çocuklarla bağı çabuk koptu ve açıkçası Molly’le ilişkisi bana hiç geçmedi. Henüz devam kitaplarını okumadığım için bilmiyorum ama bence onunla bir ilişkisi olmayacak. Neden böyle hissettirdi bilemiyorum ama kızı gerçekten hiç sevemedim. Çok düz ve sığ bir karakter olmasından belki de. Fitz’in hayatına katacak herhangi bir niteliğini göremedim.
Verity sonlara doğru önem kazandı ama çok da sempatik gelmedi bana. Chade de hakeza. Bunu yazarken dönüp baktığımda hikayesini merak ettiğim bir karakter bile gelmiyor aklıma ama bir saniye.
SOYTARI. ^^)
Kesinlikle en ilgi çekici karakterdi. Onu komik/tuhaf kıyafetler giymiş sıradan bir insan zannetmiştim ilk başta. Daha sonra onun kendine has bir “tür” olduğunu hissettim. Tam olarak ne olduğunun açıklanacağını da pek sanmıyorum ama bu gizemli hali de hikayeye renk katıyor. Kehanetleri ve yardımlarıyla, yazarın aparat olarak kullandığı çok işlevsel bir karakter olmuş.
Chivalry… Yani, ne diyebilirim ki? Senin yediğin naneler yüzünden bu günlerdeyiz Chiv. (-_-) Uçkuruna sahip çıkamayanlar kapatılsın!
Açıkçası Chivalry’i bir kez olsun görebilirdik. O kara haber geldiğinde inanmak istemedim, bir yerde bir köşede oğlunun karşısına çıkacağını ümit ettim ve bu ümidim kitap boyu sürdü. Hatta utanmadan şu an bile ikinci veya üçüncü kitabın bir yerlerinden çıkacağını umuyorum. Yani biraz da yazara sinirliyim sanırım, neden bu kadar erken kıydın civanıma? Daha görecek günleri vardı Patience’la birlikte. Deli de olsa sevimli bir karısı vardı, belki küçük Fitz’le bir aile olmalarını görürdük, yüreğimiz hafiflerdi… Ama onun yerine domuz gibi yiyip keyif çatan Regal’e mahkûm olduk. Aşırı sinirliyim bu konuda.
Ayrıca Chivalry’nin de biraz klişe bataklığına düştüğünü gördüm. Çok yakışıklı, uzun boylu, güçlü kuvvetli olduğu kadar akıllı ve diploması bilen ve tüm bunlar üzerine gözü kara bir savaşçı karakter. Yani tabii ki sünepe bir tipin oğlu olmayacaktı Fitz, kralın en mükemmel oğlunun çocuğu olacaktı. Hikayeyi çekici kılan bir unsur ama yine de klasik.
Aralarda Fitz’i babasına benzetmelerini okumak çok hoştu. Merak ediyorum bir gün Fitz krallık için hak iddia etmeye kalkacak mı? Okuması eğlenceli olurdu herhalde, tabii hayatta kalırsa.
Dağ ülkesini de halkını da sevdim bu arada, sadece oraya giden yol ve şehrin yapısı gereksiz ayrıntıya boğulmuştu. Şimdi düşününce onların tuzaklarından şüphelenmememiz için yazarın çözümü olabilir belki. Kuzeyliler ve konar göçer halklardan epey esinlenmeler vardı ve bence en akılda kalıcısı mimarileriydi. O ağaçtan yapılma sarayın ilk önce benim aklıma gelmiş olması lazımdı! O kadar hoştu ki. Biraz da Avatar’ı hatırlattılar bana nedense. Üzerlerinde bir saflık vardı ama asıl olarak yazarın “başka bir dünya mümkün” deme yoluydu bence. Ülkenin kuruluşunda bahsedilen kadın kahin/yargıçla birlikte düşündüğümüzde, bana anaerkil bir toplum imajı sundu. Barış ve uyum içinde yaşayan, sürekli silahlarını kuşanıp tetikte beklemeyen alternatif bir toplum yorumuydu. Ben de benzer görüşleri paylaşıyorum ama ataerkinin kaba kuvvetten gelen gücü sürdükçe sistemlerin değişmesi zor görünüyor.
Aklıma takılan başka bir şey daha var. İlk başlarda küçük bir çocukken üzerine gelenleri “püskürttüğüne” dair bir cümleleri var Fitz’in ve yaptığının tam olarak ne olduğu ele alınmadı. Sadece küçük bir çocuğun koskoca adamları yere devirdiğini anladık ama henüz bu konuda başka bir ayrıntıya haiz değiliz. Bu da ilginçti. Bu durum ileride açıklanacak mı merak ediyorum.
SAVAŞ
Bu sefer kılıç kalkanlarla değil büyüyle ve zihin harbiyle sürüyor. Bazılarına tanıdık gelebilir ama benim için yabancı bir olaydı “İşlenme” durumu. Temelde insanların ruhlarının alınması gibi hissettim, hayvana benzediklerini düşünsek de kötücül bir surete bürünüyorlar. Artık onlar için yapılacak bir şey kalmıyor, öldürmekten başka. Ve nedeni, nasılı bir türlü anlaşılamadığı için de çözüm üretilemiyor.
Durumun vahametini anlasam da bana kraliyetin bu konudaki hareketleri çok yetersiz geldi. Halk yok edilirken vergileri artırarak hiçbir işe yaramayan askerler tutmak pek de akıllıca değildi. Zaten öyle çok büyük ve azametli bir ülke havası da uyandırmıyordu dukalıklar ama bir tane gemiye yenilmeleri de aciz bir hal.
Gelelim bazı sahnelere & alıntılara
Patience’ın sahneleri başlı başına comedic relief etkisi yapıyordu, kelimenin tam anlamıyla alık olmanın ne demek olduğunu gösterdi bize. 🙂 Fitz’in hayatında daha kapsamlı bir rol oynamasını dilerdim, baştan beri eksik kalan anne figürünün yerini doldurabilir mi diye bekledim ama yersiz bir istek olduğu çabuk anlaşıldı. Çünkü Patience pek anne olacak bir karakter değil ve şimdi bakınca bu role uygun pek kişi de yok kitapta. Ayrıca hakkını teslim etmek gerek, kocanın gayri meşru çocuğuna kol kanat germek kimse için hemen yapılacak bir iş değil.
Patience’ın en etkileyici sahnesi sayfa 222’deki malum haykırışıydı: “Bazen ona o kadar benziyorsun ki…” Tıkandı. “Benim olmalıydın! Adil değil bu, benim olmalıydın!”
Dokunaklı olduğu kadar beklenmedikti. Utanma, acıma ve gülme dürtülerini aynı anda körükleyen bir çıkıştı. Aklımda kira vermeden yaşayan kitap sahnelerinden biri olarak kalacak. Bu arada Fitz’e hediye ettiği köpek çok sıcak bir dokunuş kattı hikayeye, Smithy ile aralarındaki bağı okumak yürek ısıtan cinstendi. Bu kitapta hayvanlara verilen kıymet çok ayrı gerçekten ve çok memnuniyet verici çünkü çoğunlukla varlıkları yüzeysel geçilir.
Beni etkileyen bir diğer alıntı şuydu:
Rüyada, Soytarı yatağımın yanında duruyordu. Bana baktı ve başını salladı. “Neden açıkça konuşamıyorum? Çünkü her şeyi yüzüne gözüne bulaştırıyorsun. Bir sisin arasından bir yan yol görüyorum ve orada sürekli duran kim? Sen. Seni senden çok büyülendiğim için mi hayatta tuttuğumu sanıyorsun? Hayır. Hayatta tutuyorum çünkü seçenek sunuyorsun. Daha çok seçenek demek, daha sakin sulara yönelmek için daha fazla şans demek. Yani senin yararına değil, Altı Dukalığın yararına koruyorum hayatını. Ve senin görevin de aynı. Olasılıklar göstermeye devam etmek için yaşamak.”
(s.372)
Gelelim çeviri tercihlerine.
Açıkçası Forging’in “İşlenme” olarak karşılanmasına alışmakta zorlandım. Üzerine biraz araştırdım da ama türkçede bunun için en iyi tercih ne olur bilemiyorum. Belki daha sonrasında bunun için bir güncelleme yapar ya da başka bir yazı yayınlarım ama şu an daha iyi bir alternatif fikrim yok.
İrfan ve İzan tanıdık ama ilginç konseptler. İkisi de zihne ulaşmanın farklı yolları. The Wit hayvanlarla bağ kurmaya yarayan zihinsel yetenek, The Skill de bir çeşit zihin kontrolü sağlayan diğeri. Çeviri tercihleri yine tuhaf gelse de çok yorum yapamıyorum çünkü ingilizcem olsa da uzmanlığım yok ama yine de pek aklıma yatmayan çeviriler oldu. Yine de İşlenme kelimesinden daha makul geldiler, orası ayrı.
*
Toparlarsam beni epey etkileyen kitaplardan biri oldu Suikastçı’nın Çırağı. İsmine bakınca daha karanlık bir beklenti yaratıyor ama aslında yalnız bir çocuğun hayat serüvenine şahit olmaktan ibaret. Hafif fantastik rüzgârlarla çevrili, yer yer hüzünlü ve epey sürükleyici bir yolculuğa çıkmak istiyorsanız doğru yerdesiniz.
Uzun kulaklı ve sivri dişli cücelerin ardından. Ayaklarım karların içinde batıp çıkarken koştum peşinden. Nefesim buza dönüp boğazımı keserken durmadım. Benden başka onu bulacak yoktu zira.
Derin ve çaresiz bir yalnızlığın içinde atkım ve kürküm etrafa savrulurken koştum. Ayaklarım yalpalayıp yanlış yerlere bastığında tutundum düşmemek için.
Onu bulduğumda çalıların arasında yatıyordu. Küçük ve zayıf… Yaklaşınca anladım ki son nefesini vermek üzereydi.
Çocukluğum, ruhum ve yaşama sevincim. Umutlarım onun göğsünde saklıydı. Şeffaf teninin altında atan kalbini görebiliyor, elimi koyduğumda hissedebiliyordum. Dokunduğumda sıcacık bir şeyler temas etti parmak uçlarıma. Nefesimi kesen soğuğun içinde yanan bir muma değmiştim adeta. Oradaydı. Küçücük, bir ateş böceği ışıltısı yayıyordu.
Temasımla gözlerini açtı. Elini elimin üzerine koyduğunda avuçlarının ılıklığıyla ısıttı tenimi. Dudaklarında bir tebessümün izi belirdi.
“Buldun.” dedi zorlukla. “Buldun beni.”
“Evet.” dedim. Sesim titriyordu. “Buldum seni ama… Ölüyorsun…”
Yutkundu. “Bedenler ölür. Sen yaşananları hatırla. Ruhunu hatırla.”
“Kuş ölür.” dedim onun gibi gülümsemeye çalışarak. “Sen uçuşu hatırla.”
Kafasını belli belirsiz sallarken gözlerindeki can yitip gitti. Gülüşü aheste dolanan bir rüzgâr gibi soldu. Parmak uçlarımdaki sıcaklık ağır ağır üşürken, ateş böceği misali ışığı söndü.
Her şey bittiğinde kollarımda ölen ruhumun ışığı artık benim kalbimde parlıyordu.
Küçük bir kumsalda geceleyecektik bugün. İzmir’in gizli saklı bir koyunun ufak bir köşesindeydi; yaz sıcaklarından kaçmanın bir yolunu ararken keşfetmiştik burayı. Ben ve kız arkadaşım Hilal, kumsal boyunca sıralanan diğer aileler gibi öğleden sonra ve ikindin yedik içtik, ara ara kendimizi derin mavilere bıraktık ve bolca eğlendik. Teknelere doğru yarıştık, simitleri ve kolluklarıyla çığlık çığlığa oyunlar oynayan çocukların yanından hızlı adımlarla seğirterek kısa ve dar plajı adımladık.
Hilal her sene mutlaka denize gitmekte ısrar eder, kendisi de sudan ayrı kalırsa kuruyup dökülecekmiş gibi yıl boyu düzenli olarak havuza giderdi. Artık nerdeyse üç yıldır birlikteydik ve yakında işler ciddiye binecekti.
Güneş ufukta gözden kaybolan kızıl bir top haline geldiği sıralarda, küçük sahilde son keşif turumuzu atıyorduk. Denizin tuzlu kokusu ve nemi her yanımızı sarmıştı. Yanından geçtiğimiz bir aile sofrası muhabbetine kulak misafiri olduk mecburen. Kareli örtünün en başında yayılmış oturan ihtiyar, yaşına rağmen dinç görünüyordu. “Fazla geç kalmayalım, buralar gece vakti tekinsizdir…” minvalinden uyarıları, oflayıp puflamalar ve aksi bakışlarla karşılandı.
“Yine mi o hurafeler baba?” diye sızlandı orta yaşlı, örüklü kadın. Kucağında oturan ufak çocuğun ıslak saçlarını tarıyordu.
“İnanmayın siz zaten bana!” diye terslendi ihtiyar. Boncuk boncuk parlayan kara gözlerini denizin bulutlarla son bulduğu ufka dikerken, “Burası niye kalabalık olmaz bilmezsiniz sanki!” diye söyleniyordu.
“Çünkü çok sapa bir yerde baba.” diye açıkladı bu defa, ya damadı ya da oğlu olan adam. Elindeki çayla yana kaykılmış, diğer aile üyeleriyle göz göze gelirken birbirlerine kaş göz işaretleri yapmayı ihmal etmemişlerdi.
“Peh!” diye dudak büktü ihtiyar. “Burası onlarındır! Gece yarısından sonra durulmaz. Bütün kasabalı bilir!”
Tam uzak bir köşede oturup bu eğlenceli muhabbetin devamını dinlemeye niyetliydim ki Hilal beni kendine çekti. Sendeledim. Kekiğe benzer çalılara takılan terliğim nerdeyse ayağımdan çıkacaktı. Yüzünde hayli keyfi kaçmış bir ifade vardı, sanki gidip o ihtiyarı boğası varmış gibi. Pek onun gibi naif birine has bir tepki değildi, şaşırmıştım ama belli etmedim. Kendimi toparlamaya çalışırken, “İlginçmiş baksana… Sen duydun mu bu hikayeleri?” diye sordum.
Hilal omuz silkti. Buralı olmasına rağmen pek umursamıyor gibiydi. “Yabancılar gelmesin diye anlatılan şeyler işte.” diye kestirip attı.
“Ne türden peki?” diye sordum ve tembelce gülerek ekledim. “Cin peri hikayeleri mi?”
“Gerçekten mi?” der gibi baktı bana. Soru sormamdan fazla rahatsız olmuş gibiydi.
İkimiz de sosyal bilimlerin farklı alanlarında çalışan yarı-akademisyenler olduğumuzdan yerel halk hikayelerine her daim meraklıydık, biraz da bu yüzden onun bu heyecansızlığı hayal kırıklığına da uğratmıştı beni. Ama pes etmeye niyetim yoktu. “Lütfen.” diye ısrar ettim. “Merak ettim, baksana amca nasıl da inanmış!”
Çıkıntılı taşların arasında yolumuzu bulmaya çalışırken nefesini verdi. “Yani saçma sapan şeyler işte… Bir kabile varmış denizde yaşayan, kurbanlar alırmış falan. Çocukluğumdan beri anlatılır.” Uzun saçlarını kulağının arkasına kıstırdı. “Her sene denizden çıkarlarmış bunun için… Arada bir burada yaşanan kayıp vakalarını buna yoruyorlar işte.”
“Kayıp vakaları mı?”
Kafasını salladı. Güneş artık neredeyse batmıştı. “Her yerde olduğu oranda burada da birileri kayboluyor sonuçta… Tek fark bizim kasabının hayal gücü fazla gelişmiş.” Hava durumunu iletir gibi kayıtsızdı bunları söylerken. “Köylü, kasabalı hemen cin periye yormaya yatkın, biliyorsun.”
“Ne zamandır böyle bu?”
Durup manzaraya bakarken ellerini beline atmıştı. Az öncekinden kısık bir sesle, “Bilmem.” diye karşılık verdi. “Çok uzun yıllardır… Hiç sormadım açıkçası.”
Artık ışık yakmak gerekecek kadar karanlık olduğundan usul usul kendi çadırımıza doğru yol aldık.
Cılız, sarı lambalarımızı yaktık. Hayallerimizden, planlarımızdan, ilişkimizden bahsedip gülüp eğlensek de zihnimin bir köşesi ihtiyarın anlattığı o tuhaf hikâye ve Hilal’in tepkilerindeydi. Belki bunun üzerine kültürel bir araştırma yapılabilirdi, zira pek benzerine rast gelmemiştim.
Gece çökmeden o aile çoktan toplanıp gitmiş, bizim dışımızda yay biçimli sahilin en ucundaki iki küçük çadırdan başka kimse kalmamıştı. Başımı göğe kaldırdım, ışıklar yokken gökyüzü yaldızlı bir örtü gibi parlıyordu. Dolunay yükselmiş, uzaklarda yarasalar uçuşuyordu.
Gece iyice ilerlediğinde nihayet uyumaya karar verdik. Işıkları söndürdük, birbirimize sarılıp ince örtüyü üzerimize çektik. Sırtımın altı çok rahat olmasa da en azından başımızda vızıldayan sivri sinekler yoktu.
Kafamda dönen çeşit çeşit senaryolarla dalıp gitmiştim. Ayak seslerine benzer tıkırtılarla aralandı gözlerim. Kumral saçları yüzüne düşen Hilal yanımda kıpırtısız uyuyor, düzenli nefesleriyle inip kalkıyordu göğsü. Rahatsızca kıpırdanıp saatime baktım, üçü geçiyordu. Muhtemelen birileri tuvalete kalkmıştır diye düşünüp gözlerimi yumdum.
Fakat çok geçmeden su şıpırtıları işittim bu defa. Bu saatte denize giren mi vardı?
Bir ürperti tüylerimi uyandırırken sakin kalmak adına telkin ettim kendi kendimi. Tam tekrar uykuya dalacağım sırada bu defa anlam veremediğim sürtünme sesleri işittim. Kumda kesinlikle bir hareketlilik vardı.
Etrafta birilerinin olduğundan emin şekilde yattığım yerden doğrulurken, bu kez hiç duymadığım bir dilde, yılan tıslamasına benzer konuşmalar ulaştı kulağıma. Birden dizginleyemediğim bir telaş elektrik çarpmış gibi tüm uyku mahmurluğumu söküp attı. Hırsızlar mıydı? Bize zarar verirler miydi? Yoksa kaçak birileri mi gelmişti? O kadar gerilmiştim ki akşam ihtiyarın anlattığı hikâye yeniden çeldi aklımı.
En sessiz hareketlerle çadırın giriş kısmının fermuarını azıcık araladım. Pençeleşmiş tırnaklarıyla, kocaman ayaklı biri çadırın önünden geçip gitti ansızın. Kalbime buzdan bir el dokunmuştu sanki. Çığlık atmamak için elimi ağzıma kapattım. Kesici bir alet arandım ama her şeyi dışarda bıraktığımız bir yumruk gibi çarptı beynime.
Neler oluyordu?
Taşlaşmış bir halde izlemeye devam ettim. Başka bir tanesi suyun içinden bir heyula gibi yükseliyordu. Kafasının üstünden kararmış yeşil yosunlar sarkıyordu. İnsana benziyordu ama değildi de. Yüzü kapkara, dolunayın ışığıyla iki misket tanesi gibi parlayan gözleri dışında renk yoktu.
İçimden bir küfür savurdum. Birileri şaka mı yapıyordu? Rüyada mıydım? Şimdi Hilal uyanıp konfetiler patlatacak, bizim tayfa bir yerlerden fırlayacaktı değil mi?
Ancak hiçbiri olmadı.
Fazla suda kalmaktan buruşmuş gibi duran pullu derisiyle, suları yara yara ilerledi yaratık. Çadırın önünden geçenin ayak parmaklarının araları perdeliydi.
O an kendime geldim. Hilal’in ağzını elimle kapatıp pür telaş sarstım. Gözlerini açtığında elimle sessizlik işareti yaptım.
Neler olduğunu anlayamayarak doğruldu. Sadece dudaklarımı oynatarak, “Dışarıda birileri var!” dedim. “Kaçmamız gerek!”
Dehşetle onu susturmaya çalışırken söyledikleri dank etti. Kim gelmişti? Ne demek istiyordu?
O esnada üstümüzdeki çadır yarılıp parçalandı. Ötede benimkine karışan başka çığlıklar yardı geceyi. Uzun tırnaklar ne var ne yoksa yırtıp attı. Can havliyle koşmaya çalıştım ama buz gibi bir el kolumu kavradı. Kösele gibi sertleşmiş kara derisinin üzerinden sular damlıyordu.
Kurtulmaya çalıştım ama boyu nerden baksan iki buçuk metre vardı. Ne yumruk ne de tekme etki ediyordu. Hilal ise benim haykırışlarım ve boğuşmalarım karşısında kıpırtısız, çadırın enkazının kıyısında hayalet gibi dikiliyordu. “Üzgünüm…” dedi ona ait olamayacak kalınlıkta bir sesle. “Denizin bu yılki kurbanı benim görevimdi.”
Bağırdım çağırdım, küfürler savurdum ama hiçbir etki etmedi.
Doğruydu. O ihtiyarın dedikleri, Hilal’in akşamki rahatsızlığı… Nasıl düşmüştüm bu deliliğin içine?!
Kıyıya doğru çekilirken öleceğimi anlamıştım. Ayaklarım soğuk suya temas etti. Kalbim çıldırmış gibi gümbürdüyor, bağırmaktan boğazım yanıyordu.
Su dizlerime vardı, ayaklarım suyun içindeki taşlara gelişigüzel çarpıyordu. Her yanım çizik ve yara içinde sürükleniyordum. Karanlıkta simsiyah gözüken su, akan kanımı da yutuyordu. Kıyıdaki diğer yaratıklar ve Hilal, ağır adımlarla bize doğru geliyordu. Ötedeki diğer kampçıların kaldığı yerde ise artık ne ses vardı ne de kıpırtı. O taraftan yalnızca ince uzun karaltılar yaklaşıyordu.
Buz gibi deniz çırpınışlarımla köpük köpüktü. Boğazıma kadar batarken su yuttum her haykırışımda. Bir zaman sonra karaltıların hangisinin Hilal olduğunu çıkaramadım, hepsi birbirinin aynıydı.
Ciğerlerim suyla dolarken nefes almaya çabalıyordum boşuna. Ağlamak istedim ama yapamadım. Baktığım her yerde Hilal’in gülen gözleri vardı. Güneşin altında parlayan gülüşü. Elimi tuttuğundaki sıcaklığı… Karanlık yaratıklarla denizin soğuk derinliklerine doğru batarken hatırladığım son şey, hayallerimi ve yüreğimi söküp alan sevginin yerine saplanan keskin acıydı.