Annemin elleri toprağa her değdiğinde ben canlanıyorum sanki. Yeşil gözleri taze yapraklara bakıyor. Filizlere ve tohumlara. Güldüğünde aynı heyecanı paylaşıyoruz, üzüntülerimizi toprağa bırakıyoruz. Sular akıp gidiyor katman katman, daha büyük bir şeyin parçasıyız biliyorum, hissediyorum. Dallar rüzgârla savruluyor, sesler hiç susmuyor ve biz dinlemekten hiç bıkmıyoruz. Konuşuyoruz, konuşuyoruz, konuşuyoruz. Yüzyıllar biriktirmişiz sanki.
İnsan hep gökyüzüne bakmış. Zülkarneyn ne aradı? Gök katları, ateşten küreler, sonsuz boşluk ve kara delikler.. Ulaşmak istiyorum bazen, karanlık gecelere yıldızlar çöktüğünde. Bu taşın toprağın ardına bakmak, dokunmak, ellerimi uzatmak istiyorum. Hiç gitmediğin yerleri özlemek mümkün mü? Bir zamanlar oradan mı indi insanlık yoksa hep bu zalim dünyada mı doğduk? Acılar içinde, bir başına, yapayalnız yolunu bulmak için canhıraş koşturdu mu hep insan?
Elimdeki haritaya bakıyorum. Alelacele tutuşturulan eski kâğıt parçası nemden ve bükülüp açılmaktan lime lime olmuş. Fazla dokunamıyorum, ellerimin terini beceriksizce üstüme başıma silip içeri giriyorum.
Metruk bir binanın karanlık bir odası. Beni üç kişi karşılıyor; gözleri fıldır fıldır dönen bir herif, bir deli ve bir… Bunun ne olabileceğini birkaç saniye düşünüyorum. Nihayet, beynimin gerisindeki o cırtlak ses avaz avaz bağırıyor.
Bir büyücü.
Kimliklerini nasıl mı biliyorum? Biraz sır, biraz gözlem.
Hırsız elindeki saati durmaksızın çevirerek bir iki adım yaklaşıyor. Gözleri titrek ışıklar gibi hareketli, ceylanın peşindeki kaplan gibi süzüyor beni. Biliyor mu? Burada bile güvende değil miyim?
Elim cebimdeki haritaya uzanıyor, fakat dokunamıyor. Neredeyse tüm servetime mal olan o kâğıt parçası bu karanlıktan çıkış biletim olacaktı oysa.
Odadan daha kesif bir karanlık çöküyor yüreğime. Bir adım geri kaçıyorum, topuğum döşemelerde çıtırdıyor. Delinin dikkatini çekiyorum.
Sıvasız duvarda karaladığı şeylerden çeviriyor başını. Tek pencereden vuran puslu gece ışıklarının yıkadığı yüzü nerdeyse ifadesiz. Korkusunu görebiliyorum yine de. Beni derin derin süzüyor, tenimin altını görmek, kafamın içindekileri işitmek istermiş gibi dikkatli. Korkumu kamçılıyor. Belki de hırsız değil, o biliyor gerçek kimliğimi.
Nefesim sıkışıyor. Bir elimi usulca ceketimin cebine atıyorum. Soğuğa rağmen pis bir sıcak basıyor. Kapıyı gözlüyorum ancak sıvışamayacağımı biliyorum. Düşmanlarım her bir köşe başında, kapı ardında bile bekliyor belki.
Ansızın bana dönen tekinsiz suratı hissediyorum. Büyücü kadın beni süzüyor. Gözlerindeki manayı çözemiyorum. Çocukluğumun geçtiği sisli dağların ardını görmeye çalıştığım vakitler gibi, tarifsiz bir his yüzüyor suretinde. Söze dökemediğim, çekip çıkaramadığım bir şey. Tiftik saçlarını geriye atıyor ve ince, kirli suratındaki kuşkulu ifade ortaya seriliyor.
O dehşetengiz soru bu defa balyoz gibi iniyor kafama:
Tanıyor mu beni?
En ustalıklı ve en plansız işlerimde dahi sakin kalan ben, göğsümü döven kalbime söz geçiremiyorum. Tutsağı olduğu bedeni terk etmek, dışarı çıkmak için çıldırıyor. Kurtulmak istiyor, ama biliyor ki bu defa sonum geldi. Yakalandım.
Büyücü yaklaşıyor ve ben geriye kaçıyorum. Ter damlaları şakaklarımdan çeneme süzülüyor.
Harita yalan söylüyor.
Yaklaşıyor büyücü. Bir adım, iki adım, üç adım. Kaçacak yerim yok. Sirenler çınlıyor caddelerde. Gök gürlüyor, tarihin en şiddetli yağmurlarına gebe karanlık gökyüzü.
Hırsız elinde çevirdiği parlak saatin camı cevher gibi ışıldıyor. Deli beni tek gözüyle süzüyor. Aklım tek bir kelimenin esiri.
Biliyorlar.
Kanın kokusunu mu aldılar? Yoksa hepsi kafamın içinde mi? Kendimi mi aldatıyorum yine, yoksa çoktan tuzaktaki yaralı bir hayvan gibi çırpınıyor muyum?
Cebimdeki buruşuk haritaya uzanıyor parmaklarım. Yırtıp atmak istiyorum. Onu takip ettiğim günlerim ve aylarıma lanet ediyorum. Bir gün özgür olacağıma dair hayallerime burada, bu metruk binada veda ediyorum.
Artık tam karşımda dikiliyor büyücü. Saklanmıyor, o böcek kanatları gibi parıldayan gözlerden bana bakan kadın, gerçek bir cadı. Yaşından fersah fersah çökkün yüzü herşeyi ele veriyor.
Eskiden merak ederdim; insanlar içimi görse beni hâlâ severler miydi? Bağırlarına basarlar, saçımı okşarlar mıydı?
İçimde neler saklıyorum?
Canavarlar? Kasırgalar, fırtınalar? Yoksa günbatımında sessizliğe gömülen bir denizkıyısı mı?
Beni hâlâ sevebilecek olan tek kişi, canavarlarımla tanışmış olandır. Ve o kişi ışığın ancak çatlaklardan sızdığı zindanlarımın eşiğinde içi çıkasıya ağlamıştır.
Zira canavarlarımın yaratıldığı öze şahit olmuş, varlığımın mayasına dokunmuştur.
Uzun kulaklı ve sivri dişli cücelerin ardından. Ayaklarım karların içinde batıp çıkarken koştum peşinden. Nefesim buza dönüp boğazımı kesse de durmadım. Benden başka onu bulacak yoktu zira.
Derin ve çaresiz bir yalnızlığın içinde atkım ve kürküm etrafa savrulurken koştum. Ayaklarım yalpalayıp yanlış yerlere bastığında tutundum düşmemek için.
Onu bulduğumda çalıların arasında yatıyordu. Küçük ve zayıf. Yaklaşınca anladım ki son nefesini vermek üzereydi.
Çocukluğum, ruhum ve yaşama sevincim. Umutlarım onun göğsünde saklıydı. Şeffaf teninin altında atan kalbini görebiliyor, elimi koyduğumda hissedebiliyordum. Dokunduğumda sıcacık bir şeyler temas etti parmak uçlarıma. Nefesimi kesen soğuğun içinde yanan bir muma değmiştim adeta. Oradaydı. Küçücük, bir ateş böceği ışıltısı yayıyordu.
Temasımla gözlerini açtı. Elini elimin üzerine koyduğunda avuçlarının ılıklığıyla ısıttı tenimi. Dudaklarında bir tebessümün izi belirdi.
“Buldun.” dedi zorlukla. “Buldun beni.”
“Evet.” dedim. Sesim titriyordu. “Buldum ama sen… Ölüyorsun…”
Yutkundu. “Bedenler ölür. Sen yaşananları hatırla. Ruhunu hatırla.”
“Kuş ölür.” dedim onun gibi gülümsemeye çalışarak. “Sen uçuşu hatırla.”
Gözlerindeki can yitip gitti. Gülüşü aheste dolanan bir rüzgâr gibi soldu. Parmak uçlarımdaki sıcaklık ağır ağır üşürken, ateş böceği misali ışığı söndü.
Kollarımda ölen ruhumun ışığı artık benim kalbimde parlıyordu.
Her zamanki gibi, hayat kimseyi dinlemeyip kendi istediği menzilde coşup aktı. Ocakta kızgınlaşan bir demir gibi kendi kendini harlayan, gittikçe büyüyen, etrafa yayılan aç bir ateşe dönüştü. Alevler kâh körpe hayatları boğazından geçirdi, kâh yeryüzünde ağır aksak yol alan ihtiyar lanetleri uyandırdı.
Yaşamın akıl sır ermez işleyişi içinde çamurlar bir kez daha yoğruldu, zarlar bir kez daha atıldı ve yeni tohumlar ekildi. Asırlık uykularından uyanan aç lanetler önlerine çıkanı ayırt etmeksizin avladı.
Acılar bir kez daha yeryüzü topraklarına serpildi. Coşkun yağmurlarda yeşerdiler ve öyle diplere indiler ki kökleri yer altındaki iblislere değin uzandı, öyle yüksek gök katlarına çıktılar ki dünya sarsıldı.
Aydınlıklar karanlıklar tarafından dev dişli ağızlarla yutuldu, sömürüldü, biçildi. Sular çekildi ve tüm çılgınlıklar ejderha alevi gibi yanan güneşin ışıklarıyla gözler önüne serildi, kavruldu. Hayat bir kez daha haykırdı gaddar, önüne geçilemez kuvvetini; daima kazananın o olacağını belletene kadar insanoğluna.
Kendini kendinden korumak ister gibi ellerini bağlamıştı önünde. Sanki sımsıkı kenetli parmaklarını çözerse bütün bedeni parçalara ayrılacak, tuzla buz olacaktı. Hiddet, korku ve öfke dolu ruhunu, etine kemiğine bağlamanın tek yolu ellerini sımsıkı birbirine kenetlemekti sanki. Dağılınca toparlanmak zordu onun için belli ki. Keskin bir merak kurcaladı o an zihnimi: Kaç kez toparlanamayacak kadar dağılmıştı? İçindeki cam parçaları ne kadar keskindi?
Eğer gözlerini bu kadar kaçırmasaydı sorabilirdim belki fakat şu anda, etrafımızdan asi bir nehir gibi akıp giden zamanın içinde tutunacak, durup dinlenecek bir dayanak noktası bulamıyordum. Bekledikçe cesaretimi kaybediyordum. Kim bilir, belki de alacağım cevaptan korkuyordum.
Katiller de korkarlar mıydı bir şeylerden bizim gibi? Kabuslarla uyanırlar mıydı? Boğulmamak, suyun üstünde birazcık daha kalabilmek için son bir nefes daha almak için çabalarlar mıydı?
Bir kuyu kadar derin ve karanlık bakışları veriyordu aslında cevabı. İnsanlığın en eski acıları ve korkuları tek bir kişinin omuzlarına asılabiliyor, sımsıkı kenetlendiği parmaklarına diktiği bakışlarında can çekişiyordu.
Bugün, bu kalpsiz gece göğünün altında varlığımı sonlandırıyorum. Şahitlere sorsunlar yaşam izlerimi, gördüğüm düşleri işledim saman kâğıtlara. Yeryüzünden mahrum kalmaktır benim cezam bundan gayrı.
Varlığımı sonlandırıyorum bugün, ruhumun ayak izleri bahçemdeki toprağımda sonsuza dek kalacak. Atan kalplerin seslerini özleyeceğim, adım atmayı, koşmayı ve düşmeyi. Sonsuzluğun içinden, bir bulut gölgesi gibi göz kırpar mıyım tepelerden?
Sevdiklerime dokunan bir rüzgâr fısıltısı olabilirim belki, geçip giden bir güz nefesi.
Varlığımı sonlandırıyorum bugün, bir sabah güneşiyle uçup giden buğu misali.
Rüyalarının muhtevası seni mutsuz ederse unutma ki sen bu rüyalardan ibaret değilsin. Onları yaratan değil, ev sahipliği yapansın. Kapılarını açan, davet edensin. Her gece ağırladığın misafirlerin onlar senin. Bu kadar yakın olsanız da “bir” değilsiniz. Onlar başka bir alemin teşrifçileri.
Uzun yollar kat edip geliyorlar seni görmek, haberler sunmak adına. Zaman zaman korkutsalar ve üzseler de bil ki bir bildikleri var. Sırları ve gizleri, okumanı istedikleri mektupları var.
Işıklar söndüğünde kapılar açılır ve yıldızlar düşmeye başlar kucağına. Çatılara konar hayal damlacıkları. Periler ve ruhlar, hayaletler ve ejderhalar… Sana anlatırlar, dinlersin. Sofralar ikram ederler, doyarsın. Bazen sorarlar cevaplarsın ve kelimelerini heybelerine doldururlar.
Sonra vedalaşır, açarsın gözlerini. Ve artık bilmeden bilirsin, duymasan da işitirsin ve karanlıkta görürsün.