Kaldırım taşı yolun üzerinde duruyordu. Bütün pervasızlığı, dik başlılığı ve aylaklığıyla yatıyordu meydanda. Araçların geçmesi gereken tozlu köy yolunun tam ortasındaydı. Kaldırılması gerekiyordu şüphesiz, fakat bunun için gönüllü olacak çok az babayiğit vardı. Zira taşın başında, harpte siper bekler misali nöbet tutan ihtiyar kimseye göz açtırmıyordu.
O cuma günü de ötekilerden farksızdı. Kaldırım taşının yıllanmış bekçisi, elleri hırpani ceketinin ceplerinde ufku seyre koyuldu. Birbirine karışmış kır sakallarını sıvazladı, kenarları yol yol derinleşmiş kahverengi gözlerini kısarak baktı. Ne sıcaktı ama! Talebeliğinde bile böylesini görmemişti. Kavrulan sarı ovalar gibi her solukta kuruyordu zayıf ciğerleri. Yer gök demirci kazanında erise bile faydasız, diye geçirdi içinden. Yılmayacaktı! Bu taş ölüm kalım meselesiydi artık.
Karşıdan gelenler onun için miydi? Eh, gelecekleri varsa görecekleri de vardı.
Arkasındaki birkaç kişiyle birlikte yaklaşan gençten birileri, çehresinde birikmiş boncuk boncuk terleri sildi. Adımları hızlanırken asabi bakan gözlerini kıstı. Dağlı Mehmet’ti bu. Çalışmaktan toza toprağa bulanan perişan saçları alnına yapışmış, çizmeleri geçtiği yerlere çamurdan izler döküyordu. Dişleri sıkılı, küçük kara gözlerini tahtadan bir kukla gibi ayakta zor duran ihtiyara dikmişti. Vakit kaybetmeden söze girdi. “Bana bak ihtiyar! Ya bu taşı buradan kaldırırsın ya da seni bu taşın altına gömerim. Duydun mu beni?!” Sesi kuru ve boğuktu.
Kısa pantolonla gezdiği günleri bildiği bu yeniyetme züppeye mi kalmıştı ona meydan okumak? Yaşlı adam titrek dudaklarını müstehzi bir edayla bükerek baktı. İstediğini söyleyebilir, hatta o düzenbaz muhtarı bile çağırabilirdi. Pes etmeyecekti!
“Terbiyesiz velet seni! Bu taşı buraya benim dedem koymuş, işitiyor musun beni? Zabıt kâtibi dedemin koyduğu taşı ben nasıl çekeyim?!” diye çıkıştı ihtiyar, kırçıllı sesiyle.
“Fesuphanallah…” diyerek yüzünü sıvazladı Dağlı. Sakalsız bıyıksız, terli yüzündeki öfke katlanıyordu. Aksi aksi devam etti. “Dedenin hiç mi işi yokmuş mu be ihtiyar? Yol ortasına taş koymak da nedir?”
“Höst!” diye çıkıştı ihtiyar. “Bu taş yüz on yedi yıldır durur burada!”
“Hadi oradan! Evinin önünden geçip toz kaldırmasınlar diye koyduğunu bilmez miyiz sanki?”
“Bunlar ne gudubet iftiralar böyle, aman yarabbi!” diye inleyerek derisi kemiklerine yapışmış gibi duran ellerini yüzüne gömdü ihtiyar. Doğrusu bu adam boyundan büyük laflar ediyordu!
Köylü birer ikişer etraflarına toplanmış, neler olup bittiğini anlamaya çalışan meraklı kafalarını uzatıyorlardı. Taş herkesin sorunuydu muhakkak, Mehmet haklıydı ve ihtiyar delirmiş yahut bunamış olmalıydı.
Yaşlı adam bir dal gibi ince ve solgun parmağını önünde biriken kalabalığa doğru tehditkâr bir biçimde sallayarak konuştu. “Sizler-hepiniz çok büyük bir günah işliyorsunuz! Bu taşı buradan kaldıran kişi çarpılır maazallah!”
Kalabalıktan çeşitli sesler yükseldi.
“Vah vah, herif yalnızlıktan kafayı yedi sonunda!”
“Dün de çöp kovasını koyduydu buraya!”
“Yapma yahu, gerçekten mi?”
“Tabii ya, onları insan sanıyormuş…”
Yaşlı adam feri kaçmış gözlerini kısarak arsız kalabalığı süzdü. Bunların hepsi anca kötekle yola gelir, diye geçirdi içinden. Bunaltıcı havayı ciğerlerine zorlukla çektikten sonra devam etti. “Ben son sözümü söyledim. Bu taşa dokunanın kendi taş olur!”
Dağlı’nın komşusu düşünceli bir ifadeyle kulağına eğildi. “Amca doğru söylüyor olmasın?”
“Saçmalama lan!” diye köpürdü Dağlı. Herife vurmak için yumruğunu sıktı, fakat içine çektiği sert bir nefesle eli havada kaldı. Bunak bir ihtiyarın inadı yüzünden komşusuna bile düşman olmuştu işte!
“Şimdi sen bu taşı çektiriyor musun, çektirmiyor musun?”
“Hele bi’ çek!” diye bağırdı ihtiyar, buruş buruş elini ona doğru sallayarak. “Gör bak bakalım o vakit ne oluyor?!”
Dağlı içini çekerek yanına döndü. “Muhtarı çağır! Hadi, çabuk!”
Kalabalık konuşmaya devam etti.
“Evet evet, muhtar çözer bu işi!”
“Zabıtayı çağırmalı zabıtayı!”
“Zabıtaya ne hacet! Delirmiş bu herif, tımarhanelik!”
Çok geçmeden bir ayağı aksayarak geldi muhtar. Sararmış, kirli mendiliyle boynu ve ensesindeki terleri silip gömleğinin yakasıyla ensesi arasında bırakarak yanaştı. Ayağını dağda domuz avlarken isabet eden kör bir kurşunla sakatladığını söylerdi lakin herkes define ararken hacet çukuruna düştüğünü bilirdi.
Muhtar, ihtiyarın tiksinen bakışlarını es geçip ancak birer tutam olan bıyıklarını burdu. Ardından tilki gibi sivri çenesindeki siyah beni ovaladı bir müddet. Kalabalığın suskun ve meraklı bakışları arasında nihayet konuştu.
“Altında gömü olabilir!”
Bir anda kopan curcunayla ortalık karıştı. Kimisi muhtara sövüyor, kimisi terk edip gidiyor kimi de bağırıp çağırıp ortalığı daha da kızıştırıyordu. Ne kalabalığın öfkesine ne de muhtarın sinsi bakışlarına pabuç bırakmayan ihtiyar, taşı iki bacağının arasına alarak diklendi.
“Gömü falan yok burada, olsa da benim! Alın şu üç kağıtçıyı buradan!”
Dağlı bile ilk kez ihtiyarla hemfikirdi. “Ne gömüsü muhtar?” diye sordu şaşkınca. “Yola atılmış basbayağı bir taş işte! Al şunu şuradan da gidelim!”
“Basın gidin buradan! Ev de benim sokak da!” diye çıkıştı yaşlı adam.
“Allah’ım sen sabır ver…” diye ağzının içinde konuşarak muhtara döndü Dağlı.
Muhtar küçük gözlerindeki yılan bakışlarını kalabalıktan geçirip, ondan bir cevap bekleyen Mehmet’e dikti. “Gömü var gömü. Kaldırmak doğru olmaz.”
“Gömü falan yok burada! Taşıma dokunursanız mahkemeye veririm sizi! Yedi ceddinizi sürerim buradan!” diye haykırdı ihtiyar. Yaşına göre sesi öyle yüksek çıkıyordu ki ahali hayretten sus pus oldu.
“Tabii ya…” diye söylendi Mehmet gevrek gevrek gülerek. “‘Kaldırım taşı davası’ açarsın!”
“Eğer gömü varsa ve mahkemeyi bu bunak kazanırsa…” diye kısa bir hesap yaptı muhtar aksayan ayağından ağırlığını alarak. Bu mesele onu üzmüştü şüphesiz.
“Gömü de yok dava da!” diye hırladı Dağlı Mehmet. Ne yarım akıllı ihtiyarla ne de define avcısı muhtarla uğraşacak vakti vardı! Öfkesinin hiddeti bağı bahçeyi yutan bir fırtına misali paramparça etti sabrını. Hınçla ayağını kaldırdı ve öyle bir tekme vurdu ki taş ancak yol kenarındaki kaya parçalarına birkaç kez çarpıp sektikten sonra durabildi.
Kuşlar bile susmuştu sanki. Ötelerdeki su motorlarının, havlayan köpeklerin bile sesi kesilmişti.
Yaşlı adam derin bir nefes çekti yorgun ciğerlerine. Nemli gözlerini takatsiz bacaklarının arasından süzülüp giden kaldırım taşına dikti. O da herkes gibi çekip gitmiş, olması gereken yerde kalmayıp terk etmişti onu. Sevdiği gibi, çocukları gibi. Ömrü gibi.
Sabahları çayı sırf kendisi için demlemeyi ve zamanla çay bile içmez olmayı, çiçeklerini sulamayı unuttuğunda nasıl kuruyup gittiklerini, sofrada tek başına içtiği çorbanın yavan tadını asla bilemeyeceklerdi. Kimse yıllar yılı bir başına ziyaret ettiği kuru toprakların başında içli içli ağlamamalı ve hiç kimse bir taşı bağrına basacak kadar çok özlememeliydi sevdiklerini.
Gözlerine toplanan yağmur yüklü bulutlara engel olamadı. Titrek çenesine varmadan kuruyan ince bir yaş süzüldü kırışık yanaklarına. Takati kesilmiş zayıf bacaklarının, yorgun bedeninin ağırlığını daha fazla taşıyacak kudreti yoktu. Bir vakit sonra evvela dizleri ve çok geçmeden de sol şakağı acıyla kavruldu.
Boğuk, hırıltılı bir soluk kaçtı bağrından. Gittikçe duyamaz olduğu korku dolu seslerin arasında son bir cümle işitti kulakları. İnsan hiç şüphesiz daha hoş bir veda temenni ederdi.
“Gömünün yerini kaybettik…”