Kırıkları ucuz bir tutkalla yapıştırılmış antika bir vazo gibi hissediyorum uzun zamandır. İçine su koyduğunda akıp gidiyor, çiçek koyamıyorsun çünkü güzel görünmüyorum. Atamıyorsun nedense çünkü kim bilir kimden hediye, hangi büyükannenden kalmayım. Kutulayıp bir yerlere kaldırıyorsun beni, ama güneş görmek istiyorum. Güneşe çıkarıyorsun o zaman da renklerim soluyor, eskisinden de çirkinleşiyorum. Hiçbir yerde hiçbir işine yaramıyorum. Ölmeyi bekliyorum yahut birine hediye verilmeyi. Belki onlar içime kuru çiçekler koyarlar, renklerim gibi. Yeni bir boyanın altından eski kırıklarımın çizgileri görünür mü?
Utanıyorum. Hiçbir işe yaramamaktan utanıyorum, ama lütfen atma beni. Kır. Yeniden yapıştır, bu defa farklı yerlerimden. Çünkü yaşamak istiyorum.
Küçük bir kumsalda geceleyecektik bugün. İzmir’in gizli saklı bir koyunun ufak bir köşesindeydi; yaz sıcaklarından kaçmanın bir yolunu ararken keşfetmiştik burayı. Ben ve kız arkadaşım Hilal, kumsal boyunca sıralanan diğer aileler gibi öğleden sonra ve ikindin yedik içtik, ara ara kendimizi derin mavilere bıraktık ve bolca eğlendik. Teknelere doğru yarıştık, simitleri ve kolluklarıyla çığlık çığlığa oyunlar oynayan çocukların yanından hızlı adımlarla seğirterek kısa ve dar plajı adımladık.
Hilal her sene mutlaka denize gitmekte ısrar eder, kendisi de sudan ayrı kalırsa kuruyup dökülecekmiş gibi yıl boyu düzenli olarak havuza giderdi. Artık nerdeyse üç yıldır birlikteydik ve yakında işler ciddiye binecekti.
Güneş ufukta gözden kaybolan kızıl bir top haline geldiği sıralarda, küçük sahilde son keşif turumuzu atıyorduk. Denizin tuzlu kokusu ve nemi her yanımızı sarmıştı. Yanından geçtiğimiz bir aile sofrası muhabbetine kulak misafiri olduk mecburen. Kareli örtünün en başında yayılmış oturan ihtiyar, yaşına rağmen dinç görünüyordu. “Fazla geç kalmayalım, buralar gece vakti tekinsizdir…” minvalinden uyarıları, oflayıp puflamalar ve aksi bakışlarla karşılandı.
“Yine mi o hurafeler baba?” diye sızlandı orta yaşlı, örüklü kadın. Kucağında oturan ufak çocuğun ıslak saçlarını tarıyordu.
“İnanmayın siz zaten bana!” diye terslendi ihtiyar. Boncuk boncuk parlayan kara gözlerini denizin bulutlarla son bulduğu ufka dikerken, “Burası niye kalabalık olmaz bilmezsiniz sanki!” diye söyleniyordu.
“Çünkü çok sapa bir yerde baba.” diye açıkladı bu defa, ya damadı ya da oğlu olan adam. Elindeki çayla yana kaykılmış, diğer aile üyeleriyle göz göze gelirken birbirlerine kaş göz işaretleri yapmayı ihmal etmemişlerdi.
“Peh!” diye dudak büktü ihtiyar. “Burası onlarındır! Gece yarısından sonra durulmaz. Bütün kasabalı bilir!”
Tam uzak bir köşede oturup bu eğlenceli muhabbetin devamını dinlemeye niyetliydim ki Hilal beni kendine çekti. Sendeledim. Kekiğe benzer çalılara takılan terliğim nerdeyse ayağımdan çıkacaktı. Yüzünde hayli keyfi kaçmış bir ifade vardı, sanki gidip o ihtiyarı boğası varmış gibi. Pek onun gibi naif birine has bir tepki değildi, şaşırmıştım ama belli etmedim. Kendimi toparlamaya çalışırken, “İlginçmiş baksana… Sen duydun mu bu hikayeleri?” diye sordum.
Hilal omuz silkti. Buralı olmasına rağmen pek umursamıyor gibiydi. “Yabancılar gelmesin diye anlatılan şeyler işte.” diye kestirip attı.
“Ne türden peki?” diye sordum ve tembelce gülerek ekledim. “Cin peri hikayeleri mi?”
“Gerçekten mi?” der gibi baktı bana. Soru sormamdan fazla rahatsız olmuş gibiydi.
İkimiz de sosyal bilimlerin farklı alanlarında çalışan yarı-akademisyenler olduğumuzdan yerel halk hikayelerine her daim meraklıydık, biraz da bu yüzden onun bu heyecansızlığı hayal kırıklığına da uğratmıştı beni. Ama pes etmeye niyetim yoktu. “Lütfen.” diye ısrar ettim. “Merak ettim, baksana amca nasıl da inanmış!”
Çıkıntılı taşların arasında yolumuzu bulmaya çalışırken nefesini verdi. “Yani saçma sapan şeyler işte… Bir kabile varmış denizde yaşayan, kurbanlar alırmış falan. Çocukluğumdan beri anlatılır.” Uzun saçlarını kulağının arkasına kıstırdı. “Her sene denizden çıkarlarmış bunun için… Arada bir burada yaşanan kayıp vakalarını buna yoruyorlar işte.”
“Kayıp vakaları mı?”
Kafasını salladı. Güneş artık neredeyse batmıştı. “Her yerde olduğu oranda burada da birileri kayboluyor sonuçta… Tek fark bizim kasabının hayal gücü fazla gelişmiş.” Hava durumunu iletir gibi kayıtsızdı bunları söylerken. “Köylü, kasabalı hemen cin periye yormaya yatkın, biliyorsun.”
“Ne zamandır böyle bu?”
Durup manzaraya bakarken ellerini beline atmıştı. Az öncekinden kısık bir sesle, “Bilmem.” diye karşılık verdi. “Çok uzun yıllardır… Hiç sormadım açıkçası.”
Artık ışık yakmak gerekecek kadar karanlık olduğundan usul usul kendi çadırımıza doğru yol aldık.
Cılız, sarı lambalarımızı yaktık. Hayallerimizden, planlarımızdan, ilişkimizden bahsedip gülüp eğlensek de zihnimin bir köşesi ihtiyarın anlattığı o tuhaf hikâye ve Hilal’in tepkilerindeydi. Belki bunun üzerine kültürel bir araştırma yapılabilirdi, zira pek benzerine rast gelmemiştim.
Gece çökmeden o aile çoktan toplanıp gitmiş, bizim dışımızda yay biçimli sahilin en ucundaki iki küçük çadırdan başka kimse kalmamıştı. Başımı göğe kaldırdım, ışıklar yokken gökyüzü yaldızlı bir örtü gibi parlıyordu. Dolunay yükselmiş, uzaklarda yarasalar uçuşuyordu.
Gece iyice ilerlediğinde nihayet uyumaya karar verdik. Işıkları söndürdük, birbirimize sarılıp ince örtüyü üzerimize çektik. Sırtımın altı çok rahat olmasa da en azından başımızda vızıldayan sivri sinekler yoktu.
Kafamda dönen çeşit çeşit senaryolarla dalıp gitmiştim. Ayak seslerine benzer tıkırtılarla aralandı gözlerim. Kumral saçları yüzüne düşen Hilal yanımda kıpırtısız uyuyor, düzenli nefesleriyle inip kalkıyordu göğsü. Rahatsızca kıpırdanıp saatime baktım, üçü geçiyordu. Muhtemelen birileri tuvalete kalkmıştır diye düşünüp gözlerimi yumdum.
Fakat çok geçmeden su şıpırtıları işittim bu defa. Bu saatte denize giren mi vardı?
Bir ürperti tüylerimi uyandırırken sakin kalmak adına telkin ettim kendi kendimi. Tam tekrar uykuya dalacağım sırada bu defa anlam veremediğim sürtünme sesleri işittim. Kumda kesinlikle bir hareketlilik vardı.
Etrafta birilerinin olduğundan emin şekilde yattığım yerden doğrulurken, bu kez hiç duymadığım bir dilde, yılan tıslamasına benzer konuşmalar ulaştı kulağıma. Birden dizginleyemediğim bir telaş elektrik çarpmış gibi tüm uyku mahmurluğumu söküp attı. Hırsızlar mıydı? Bize zarar verirler miydi? Yoksa kaçak birileri mi gelmişti? O kadar gerilmiştim ki akşam ihtiyarın anlattığı hikâye yeniden çeldi aklımı.
En sessiz hareketlerle çadırın giriş kısmının fermuarını azıcık araladım. Pençeleşmiş tırnaklarıyla, kocaman ayaklı biri çadırın önünden geçip gitti ansızın. Kalbime buzdan bir el dokunmuştu sanki. Çığlık atmamak için elimi ağzıma kapattım. Kesici bir alet arandım ama her şeyi dışarda bıraktığımız bir yumruk gibi çarptı beynime.
Neler oluyordu?
Taşlaşmış bir halde izlemeye devam ettim. Başka bir tanesi suyun içinden bir heyula gibi yükseliyordu. Kafasının üstünden kararmış yeşil yosunlar sarkıyordu. İnsana benziyordu ama değildi de. Yüzü kapkara, dolunayın ışığıyla iki misket tanesi gibi parlayan gözleri dışında renk yoktu.
İçimden bir küfür savurdum. Birileri şaka mı yapıyordu? Rüyada mıydım? Şimdi Hilal uyanıp konfetiler patlatacak, bizim tayfa bir yerlerden fırlayacaktı değil mi?
Ancak hiçbiri olmadı.
Fazla suda kalmaktan buruşmuş gibi duran pullu derisiyle, suları yara yara ilerledi yaratık. Çadırın önünden geçenin ayak parmaklarının araları perdeliydi.
O an kendime geldim. Hilal’in ağzını elimle kapatıp pür telaş sarstım. Gözlerini açtığında elimle sessizlik işareti yaptım.
Neler olduğunu anlayamayarak doğruldu. Sadece dudaklarımı oynatarak, “Dışarıda birileri var!” dedim. “Kaçmamız gerek!”
Dehşetle onu susturmaya çalışırken söyledikleri dank etti. Kim gelmişti? Ne demek istiyordu?
O esnada üstümüzdeki çadır yarılıp parçalandı. Ötede benimkine karışan başka çığlıklar yardı geceyi. Uzun tırnaklar ne var ne yoksa yırtıp attı. Can havliyle koşmaya çalıştım ama buz gibi bir el kolumu kavradı. Kösele gibi sertleşmiş kara derisinin üzerinden sular damlıyordu.
Kurtulmaya çalıştım ama boyu nerden baksan iki buçuk metre vardı. Ne yumruk ne de tekme etki ediyordu. Hilal ise benim haykırışlarım ve boğuşmalarım karşısında kıpırtısız, çadırın enkazının kıyısında hayalet gibi dikiliyordu. “Üzgünüm…” dedi ona ait olamayacak kalınlıkta bir sesle. “Denizin bu yılki kurbanı benim görevimdi.”
Bağırdım çağırdım, küfürler savurdum ama hiçbir etki etmedi.
Doğruydu. O ihtiyarın dedikleri, Hilal’in akşamki rahatsızlığı… Nasıl düşmüştüm bu deliliğin içine?!
Kıyıya doğru çekilirken öleceğimi anlamıştım. Ayaklarım soğuk suya temas etti. Kalbim çıldırmış gibi gümbürdüyor, bağırmaktan boğazım yanıyordu.
Su dizlerime vardı, ayaklarım suyun içindeki taşlara gelişigüzel çarpıyordu. Her yanım çizik ve yara içinde sürükleniyordum. Karanlıkta simsiyah gözüken su, akan kanımı da yutuyordu. Kıyıdaki diğer yaratıklar ve Hilal, ağır adımlarla bize doğru geliyordu. Ötedeki diğer kampçıların kaldığı yerde ise artık ne ses vardı ne de kıpırtı. O taraftan yalnızca ince uzun karaltılar yaklaşıyordu.
Buz gibi deniz çırpınışlarımla köpük köpüktü. Boğazıma kadar batarken su yuttum her haykırışımda. Bir zaman sonra karaltıların hangisinin Hilal olduğunu çıkaramadım, hepsi birbirinin aynıydı.
Ciğerlerim suyla dolarken nefes almaya çabalıyordum boşuna. Ağlamak istedim ama yapamadım. Baktığım her yerde Hilal’in gülen gözleri vardı. Güneşin altında parlayan gülüşü. Elimi tuttuğundaki sıcaklığı… Karanlık yaratıklarla denizin soğuk derinliklerine doğru batarken hatırladığım son şey, hayallerimi ve yüreğimi söküp alan sevginin yerine saplanan keskin acıydı.
Dünyanın sonsuz denklemli bir bilinmeyene yaklaştığını hissediyordum. Elinizi uzattığınızda bir su dalgası gibi açılıp sizi yutacak, kendiyle beraber boyutlar arası bir boşluğa yollayacak bir bilinmeyen.
Takip edilemez bir ivme kazanan teknoloji geçen yüzyılda dünyayı tepe taklak etmişti. Birbirine eklemlenen uzuvlar, bilinç üzerine yapılan hararetli tartışmalar ve deneyler, metal ve kanın birbirine bağlanması… İnsan olmak isteyen ya da bu yolda çabalayan robotlar kadar, robot olmak isteyen insanların çağındaydık.
Asırlar önce buharlı makinelerle bu serüveni başlatanların, bu çılgınlığı hayal edebildiklerini düşünebilir miydik? Hiç sanmıyordum.
İnsanlar, üzerlerinde deneyler yapılmasına izin veriyordu! Bir insan neden robotlaşmak isterdi ki? Ben yirmi yedi yaşında, nispeten kısa ömrünün yarısını mekanik cihaz tamirhanelerinde, bilimcilerin yanında geçirmiş biri olarak asla anlayamayacaktım. Evet, bilerek “bilim insanı” değil “bilimciler” diyordum zira yaptıkları şey oyun oynamaktan fazlası değildi. İşin can sıkıcı gerçeklerini her gün tecrübe etmekten yılmıştım. Yanına kısa süreli “yollanacağım” kuzenim de bu delilik kervanına katılanlardandı işte. Etraftan kimse doğru dürüst karşı çıkamadan iftiharla yeni bir kol ve bacak “ekletmişti.” Varlıklıydı ama ailesi bu saçmalığı asla desteklemediğinden hastaneden sonraki birkaç haftayı yalnız atlatması gerekecekti.
Üç hafta izin alıp onun yanına, yıkılıp küllerinden doğmak zorunda kalan sahil kasabalarından birine gelmiştim. Geldiğimden beri de ona tiksinti ve nerdeyse nefrete varan bir onaylamazlıkla bakmaktan alamıyordum kendimi. Annemin manipülasyonları ve kuzenimin yanına gitmezsem bilincini satacağına dair tehditlerinden sonra (evet artık yeni moda vicdan sömürüsü böyle yürüyordu) mecbur kalmıştım. Ve yine evet, annem bunu yapabilecek bir deliydi.
Ülkede eskiyle aynı kalan tek şey Akdeniz’di. Hortlayan komünist esintisi bir yönetimle, herkesin “ihtiyacı olan” toprak miktarı ölçülüp ona göre tahsis edilen arazi ve evlerde yaşıyorduk. Türkiye yaşadığı onca şeyden sonra yönetimi makinalara bırakmaya karar vermiş, karşıtların itirazlarına rağmen bu pek çok sorunu çözmüştü. Fakat her şeyde olduğu gibi bilimdeki aşırılık, tutucuları haklı çıkaran noktalara da varıyordu.
Evin çok uzaktan, yeşil tepelerin ardından da olsa denizi görmesi tek avuntumdu. Ahşap ve taş örme iki katlı villa sağlam olduğu kadar eskiydi. Küçüklüğümde hatırladığımla aynı kokuyordu; toprak ve cilalı tahtalar. Geceleri gıcırtılı seslerin yankılandığı bir eskilikteydi. Bazı geceler utanmasam ailemi yahut kız arkadaşımı arayacağım kadar geriyordu beni. Kapıda asılı tülü bile yürüyen bir korkuluğa benzetip kasılıyordum. Geceler ışıksız, fazla karanlıktı ve bulanık yansımalar gözlerimi çevirdiğim her şekli eciş bücüş bir canavara çeviriyordu.
Kuzenim tek ayağının dizden aşağısını bir kazada kaybetmişti ama eli? İşte o tamamen keyfiydi. Halinden memnundu ve ona açıklayamadığım korkularıma hiç yardımcı olmuyordu. Gece gündüz, aklına esen her vakit takır tukur seslerle evin içinde dolanıyordu. O mekanik kolun ve bacağın bedene bağlandığı kısımları hayal ediyordum yarım yamalak anatomi bilgimle. Ligamentlerin, etin, damarların ve sinirlerin aldığı şekli merak ediyordum. Damarları koterize ederlerken odayı dolduran yanık et kokuları arasında hekimlerin işlerini az izlememiştim. Bu saçmalığı icra eden herkesi, ellerindeki neşterlerle doğramaktan barbarca bir zevk aldığımı hayal ederdim bazen.
İşimde iyiydim ama yükselmeye dair her teklifi reddediyordum zira yukarı çıkmak demek bilimci manyaklarla sabah akşam bir arada olmak demekti. Bense basit bir tekniker gibi görünmekten memnundum. Fakat kader bir kez daha vahşi şakasını yapmıştı; her şeyden kaçıp şımarık kuzenimin devrelerine makine yağı sürmekten sıyrılamamıştım.
Sorun iki uyumsuz yapı biçiminin birbirine kaynamaya zorlanması değildi sadece. Zamanla kanı zehirleyen metaller, komplo teorisini andıran bilinç akışı hikayeleri, nakillerden uzun zaman sonra ortaya çıkan uyumsuzluk problemleri yalnızca bazılarıydı. Ben ise son günlerde bir tanesinden şüpheleniyordum.
Mekanik eklentilerdeki bir sızıntıdan bahsettiğini hatırlıyordum bir kıdemlinin. Bağlandığı vücuttan emir almayı reddeden bir yarı-bilinç. Beyinde olduğu zannedilen bilincin nasıl olup bir uzuvda hayat bulduğu muamma olmakla birlikte tam olarak safsata gibi de gelmiyordu.
Buna kuzenimde şahit olmak kabusuma ilk adımdı. Bir gün kahvaltıda, reçelli ekmeğini her ağzına götürüşünde ekmek elinde parçalanmıştı. Bana çaktırmamaya çalışsa da mecburen sol eline aldığı dilimler kahvaltı boyunca titremişti. Başka bir gün, bahçede koşarken aniden kitlenen sol ayağı yüzünden yere kapaklanmıştı. Yanına vardığımda öyle kanlar içindeydi dişi bile kırılmıştı.
Annemi aradım ama umursamadılar. Bir robo-psikolog ve diğer uzmanlara ulaşmaya çalıştık. Geldiler, bütün ayarları kontrol edip gittiler. Nekahet döneminde böyle “aksaklıkların” normal olduğunu söylediler. Onlar giderken bir tanesinin arabasına saklanıp gizlice kaçmamak için zor tuttum kendimi.
Keşke kaçsaydım, çünkü hiçbir şey düzelmedi. Makineler resmen bizimle dalga geçiyordu. Kontroller yapılırken tek bir arıza yahut itaatsizlik yoktu, o günün gecesi ise kâbus kaldığı yerden devam etti.
Beraber film izliyorduk. Ya da daha dürüst bir tabirle, normal davranmaya çalışıp kuzenimin varlığına katlanmaya çabalıyordum. Ayağını sallamaması için uyardım nihayet. Bir süre durdu, fakat çok geçmeden tak tak tak sesleriyle nerdeyse ahşabı delecek bir güçle topuğunu vurmaya başladı.
Yüzüne baktığımda bütün renkler soluyordu. Kahve gözleri kocaman açılmış, sanki görünmez bir el ağzını kapatıyormuş gibi sesi çıkmıyordu. Bir şeyler yapmam gerekiyordu.
Uzmanların bize dediği şeyler ve kendi tecrübelerimden yola çıkarak işe koyuldum. Topuğun tek düze takırtısı eşliğinde devreleri kontrol ettim. Uzaktan yönetim panelinin ayarlarıyla oynadım, tamamen kapattım, yazılım uyumlayıcıyı devreye soktum… hiçbir etki etmedi. Şimdi metal aksamlı sağ eli yumruk olmuş, kanepenin kolçağını dövüyordu.
“Düzelmiyor Anıl…” dedi Ozan titrek bir sesle. “Düzelmiyor!”
Alnımdan terler boşanırken, “Farkındayım.” diye söylendim sıkıntıyla.
Tak, tak, tak, tak. Sesler beynimi deliyordu.
Nihayet başımı kaldırıp ona baktım. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Pişmanlıkla kavrulan yüzündeki solgun dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Gözlerinde bir karmaşa vardı.
“Ozan?” diye irkilerek sorarken elimdeki kabloları masaya fırlattım.
“Anıl…” dedi Ozan zorlukla. Çenesi kasıldı. Dudakları gerildi. “Yardım…” diye kısık bir sesle fısıldadı. Devamını getirmedi.
Ne yapacaktım? Her geçen saniye kalbim hızını artırıyordu. Bir korkak gibi kaçacak mıydım? Derin bir nefes aldım. Tüm cesaretimi toplamaya çalışarak gözlerimi yumdum. Babamın dolap kapaklarını açıp içlerinde canavar olmadığını kanıtlarken beklediğim gibi gümbürdüyordu kalbim.
Gözlerimi açtığımda damarlarımdaki tüm kan çekildi.
Ozan’ın sağ eli koltuğun başlığını öyle sıkı kavramıştı ki parmakları süngeri delip içine geçmişti. Demir ayağı durdu, takırtı aniden kesildi.
Gözyaşları ardı ardına dökülüyordu. “Yardım et…” diye yalvardı. “Yardım et Anıl…”
Konuşamıyordum.
El çatırtılarla daha da sıkı kavradı koltuğu. Artık başlığın iskeletinde ne varsa ona ulaşmıştı. Sağlam ayağı koşmaya çalışıyor, Yunan heykeli misali taşlaşmış metal ayağı ise izin vermiyordu. Gidemesin diye yere yapışmıştı adeta. Çok geçmeden gri, parlak metal zırhın üzerine kanlar süzülmeye başladı. Yeni damarlar bitiyormuş gibi yol yol iniyorlardı.
Dehşet saç diplerimi bile diken diken etti. Tam öne atılacağım sırada metal ayak havaya kalkıp çekiç gibi yere indi. Ahşap zemin parçalandı, karanlık bir yarık açıldı.
Kırık tahtalardan bir toz bulutu havalanırken geri çekildim. Ozan iniltilerinin arasında kafasını iki yana sallıyordu. Daha önce hiç delirmiş birini görmesem de deli derdim onun için.
Dışarı fırladım. Arkamı dönemedim. Duramazdım. Kafayı yiyen benmişim gibi yardım aradım. Gecenin sessizliğini yaran tek şey ardı arkası kesilmeyen feryatlarımdı.
Çok geçmeden yetkililer geldi, etraf kalabalıklaştı. Ben ise eve giremedim. Bugün bile tam olarak neler olup bittiğini bilmiyorum. Ne tekrar ayak basabildim o eve ne de Ozan’la iletişim kurabildim.
Öğrendiğim kadarıyla o günden sonra akli dengesi pek de iyiye gitmemiş. Konuşmadığından, ben gittikten sonra neler olduğunu anlatmamış da. Metal parçalar acılı ameliyatlarla çıkarılmaya çalışılmış ama pek başarılı olunamamış. Bu da onu daha çok çıldırtmış olmalı.
Evinin kış bahçesinde ağır aksak dolandığı görülüyormuş bazen. Kendi isteği dışında gülümsediğini, ağladığını, sinirlendiğini, saatlerce konuştuğunu görenler oluyormuş. Annemden duyduğuma göre defalarca bir yerlere yürüyüp kaybolduktan sonra akıl hastanesine yatırıldı. Eskilerin deyimiyle bir cin musallat olmuştu, fakat bu defa mekanik bir cin.
Bu duruma “cin” demenin kulağa fazla komik geldiğinin farkındayım, özellikle de yalnızca bilimsel kodlarla yönetilen bir toplumda. Ama bir sebebim var; acı dolu bir sebep. Cevapları bulmaya çalışan bilimciler Ozan’ı ve onun gibileri defalarca açıp kapattılar o bilim merkezlerinde. Hiçbir sonuç elde edilememesine rağmen, sanki elbirliğiyle zavallıların akıl sağlığının kalan son kırıntılarını da silip süpürmeye ant içmişlerdi. Nihayet bir gün tamamen kontrolden çıktı mekanik uzuvlar ve üç kişinin canını aldığında manşetlere taşındı. Dediklerine göre uzuvlarda hayat bulan cinler yönetiyordu artık onları. Ozan’ın kaldığı odaya ise kimse giremiyordu. Musallatından kurtulmaya dair tüm çabaları, vücudundan başka parçaların kopmasına sebep oluyordu. En beteri ise artık bunu bilimcilerin değil kendinin yapıyor olmasıydı. Bazen saçlar, bazen dişler veya kopuk tırnaklar buluyorlardı odasında. Bazen kanlı kablolar.
Belli ki aynı bedende iki bilinç, aynı zihinde iki cin, aynı vücutta iki varlık yaşamıyordu.